“Edebiyat da zaten bu demektir. Aylak olmayanı yazmalıyız ki, bir şeye benzesin. Zaten aylakı yazmaya başladık mı, pek otobiyografik olur.”
Sait Faik’in hikayelerini okudukça bu sözünün içinin nasıl dolduğunu görüyorum. O boşlukta gezen karakterlerin hayatın içinden geçen ama kimsenin fark etmediği insanları anlatıyor. Balıkçıları, işsizleri, kahve köşelerinde oturanları, sokakta rastladığımız ama dönüp bir daha bakmadığımız insanları alıyor ve onların iç dünyasını görünür kılıyor. Anlatımı sade ilerliyor ama o sadeliğin içinde derin bir insanlık hali dolaşıyor.
Az Şekerli’nin içinde yer aln hikayeleri de gündelik hayatın içinden sıradan görünen anları alıp onların içindeki duyguyu görünür kılıyor, küçük karşılaşmalar, kısa sohbetler, yalnız yürüyüşler ve insanın içinden geçen o sessiz düşünceler sade anlatımıyla akıp gidiyor. Hikayelere olaydan çok his yön veriyor, içten içe değişiyor, hikayeleriyle hayatın küçük ayrıntıları anlam kazanmaya başlıyor.
Kitabın sonundaki röportajlarda ise bu bakış biraz daha dışarıya taşıyor, İstanbul’un farklı yüzleri, insan manzaraları, edebiyat çevresi ve günlük hayatın içindeki detayları gözlem gücüyle aktarıyor. Hepsinde ortak olan şey, abartısız bir anlatımla insanı ve hayatı olduğu gibi yakalama çabası oluyor.
Anlattığı öykülerinde yazdıklarının merkezinde hep insan sevgisi var. Yargılamıyor, küçümsemiyor, aksine en sıradan insanın bile içinde bir hikaye olduğunu hissettiriyor. Sait Faik hikâyelerinde hayat olduğu gibi akıyor okuması da o denli hayata lezzet katıyor.