Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Panait Istrati yazar olarak Balkanların Gorkisi mahlasını almış bir kalem, anlatımı pek süslü değil, yapaylık yok, doğrudan gönlünden gelen bir sıcaklıkla bazen sertleşen fakat gerçekçilikten kopmayan bir üslubu var. Kurduğu hikayeyi de romantize etmiyor, hayatın içinden tutunduğu karakterlerini bütün çıplaklığıyla anlatıyor.
Hikaye Marko’isimli karakterin gözünden çocukluk dünyasındaki Nerrantsula’yla kurduğu bağ üzerinden şekilleniyor. Yetim bir kızın su taşıyarak hayatta kalmaya çalışması ve Marko’nun ona duyduğu hayranlık ve sevgiyle birleşiyor. Çocukluğun masumiyeti ile yeni tattığı duygular arasında gidip geliyor. Epaminonda isimli karakterin de denkleme dahil olmasıyla birlikte dostlukları rekabet ve kıskançlıkla iç içe geçiyor.
İnsanın içindeki sevme ve sevilme ihtiyacının, özgürlük arzusunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda çocukluk ile yetişkinlik arasındaki o kırılgan geçişi de konu ediniyor. Masumane başlayan duyguları giderek karmaşıklaşıyor, ilk intiba olarak kıskançlık rekabet ve sevdiğini kaybetme korkusuyla tanışıyorlar.
Yazar insanın ilk yaralarını ve ilk hayal kırıklıklarının peşinden gidiyor. Sokağı bir yaşam alanından çok insanın karakterinin yoğrulduğu bir okul olarak ele alıyor .İlk intibaların yoğun olduğu karakterlerin çatışması akıcı bir dillekolayca okunuyor.
Herkese keyifli okumalar
“Ruhumda bir ruh var; bir iyilik yaptığımda, güzel bir söz söylediğimde o ruh da konuşur, kımıldar; içimde var olabilecek bütün iyilikler, tıpkı havaya güzel kokularını saçan bir zambak gibi o mezardan yayılır.” (s.290)Honore de Balzac romanıyla insanın içinde sakladığı o ikinci ruha dokunuyor. İyiliğin, saflığın, bastırılmış duyguların insanın içinde nasıl yaşadığını gösteriyor. Balzac’ın İnsanlık Komedyası dediği o büyük yapbozda insan ruhunu parça parça çözüyor, kimi zaman toplumun kirli yüzünü, kimi zaman da kalbin en saf halini gösteriyor. Vadideki Zambak’da bu büyük yapbozda otobiyografik izler taşıyan, içinde daha sessiz, daha içe dönük bir yerde duruyor. Bastırılmış duyguların romanını yazıyor .
“ __Şimdi daha hiçbir şey bilmeden, şimdiden
bildiğiniz gibi, gökyüzüne doğru serpilerek erdemlerinin parfümünü yaydığı BU VADİNİN ZAMBAGI oydu.”__ diye anılan o figür, aslında sadece bir insanı değil, bir hali temsil ediyor. Saf kalabilmeyi, kirlenmeden sevebilmeyi, kendini tutabilmeyi imgeliyor. Zambak nasıl ki toprağın içinden çıkıp tertemiz kalıyorsa, buradaki duygu da öyle kalıyor. Dokunulsa bozulacak gibi, yaşansa bitecek gibi ilerliyor.kitabın ismi karakterlerin içinden yansıyor.
Félix’’in hikayesi sevgisiz ve yalnız geçen bir çocuklukla başlıyor sürekli dışlanan okulda hor görülen bu genç zamanla iç dünyasına yönelerek büyüyor. Yıllar sonra katıldığı bir davette karşılaştığı bir kadın onun hayatında derin bir kırılma yaratıyor ve bambaşka bir duygusal yolculuğa sürüklüyor. Bu duyguyla zamanla yoğruluyor daha çok içte yaşanan bastırılan ve derinleşen bir bağ olarak ilerliyor.
Felix’in sevgisinde insanın bazen birini değil, o kişide gördüğü iyiliği, saflığı sevdiğini işaret ediyor, o sevgi yaşanmasa bile insanın içinde bir şeyleri büyütmeye devam ediyor.
“Sevgi emekti…” diye başlayan bir hikaye bu birçoğumuzn filmini izlediğimiz Asya (Türkan Şoray), İlyas (Kadir İnanır) ve Cemşit’ten( Ahmet Mekin) aşina olduğumuz filmin öyküsü, sadece bir aşkın değil, insanın kendine verdiği sözün, hayat karşısında aldığı tavrın hikayesi oluyor.
Cengiz Aytmatov ’un Selvi Boylum Al Yazmalım öyküsü de filmdeki gibi okurunu bozkırın ortasına bırakıyor, rüzgar esiyor, yollar uzuyor, hayat bir kamyonun direksiyonunda akıp gidiyor. İlyas ile Asel’in karşılaşması bir tesadüf gibi görünse de, aslında kaderin ince bir dokunuşu gibi gelişiyor. Çamura saplanan bir kamyonun başında başlayan hikaye iki insanın birbirine dokunmasıyla büyüyor, içten içe derinleşiyor.
İlyas seviyor… hızlı, coşkulu, biraz da düşünmeden. Asel seviyor… daha derinden, daha temkinli ama bir o kadar da içten. İkisi birlikte yola çıkıyor, hayatı kurmaya başlıyorlar. O anlarda sevgi her şeymiş gibi geliyor, rüzgar yüzlerine çarpıyor, göl kenarında kurdukları o küçük dünya gerçekliğin önüne geçiyor. Ama hayat sadece o anlardan ibaret kalmıyor. Günler geçiyor, sorumluluklar başlıyor, insanın içindeki zayıflıklar yavaş yavaş yüzeye çıkıyor.
Tam da burada hikaye yön değiştiriyor. Aytmatov sadece “sevmeyi” anlatmıyor, “sevgiyi taşımayı da anlatıyor. İlyas’ın hataları, savruluşları, kendi içindeki dengesizliği, Asel’in ise sabrı, direnci ve içsel gücü belirginleşiyor. Ve bir noktada Asel’in karşısına başka bir yol çıkıyor, Cemşit sevginin gösterişli tarafını değil, emeğini temsil ediyor.
Sevgini sadece bir duygu olarak kalırsa yetmediğini anlatıyor Onu ayakta tutan şey emek oluyor, sadakat oluyor, sorumluluk oluyor. Asel’in yaptığı seçim anlam kazanıyor. O, kalbinin bir parçasını geride bıraksa bile, hayatını güvenle ve emekle kurabileceği yolu seçiyor.
Aytmatov, bozkırın ortasında aslında insanın iç