Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bernard Shaw edebiyat dünyasında daha çok tiyatro eserleriyle tanınan daha önceden Dört Oyun isimli eserini okuduğum Nobel ödüllü yazar, düşünceyi kışkırtmayı seven tarzla bu kitapta da rahat vermeyen tarafını öne çıkarıyor. Shaw önsözünde özellikle Kara Kız hikayesini 1932 yılında Afrika’dayken yazmaya giriştiğini söylüyor. Kitap baştan sona sadece olay anlatmıyor, aynı zamanda inanç, toplum, ahlak ve insan aklı üstüne sert sorular sorduruyor. Seçki de Shaw’un hikayelerini bir araya getiren bir eser olarak sunuluyor.
Farklı başlıklar altında toplanan hikayelerinde Shaw dünyasına açılan bir pencere gibi manzaradan baktırıyor, bütün bu edebi manzaranın altında ortak bir damar akıyor, insanın hazır doğrularla yetinmeyip kendi aklıyla düşünmeye çalışması. Kitaptaki metinler bazen din üzerinden, bazen tiyatro ve sanat üzerinden, bazen de gündelik hayatın küçük görünen çelişkileri üzerinden ilerliyor. Özellikle kitaba ismini veren Kara Kız sorgulamayı merkeze alan yapısıyla kitabın ruhunu topluyor gibi, insanın kendisine anlatılanla yetinmeyip gerçeği kendi gözleriyle tartmak istemesini öne çıkarıyor. Yazar okurunu düşünmeye, huzursuz olmaya ve yerleşmiş kabulleri yeniden gözden geçirmeye çağırıyor.
İnsanın kendisine sunulan her kutsalı, her geleneği, her süslü sözü sorgusuz kabul etmemesi gerektiğini anlatıyor. Shaw önsözünde eski fikirlerle yeni fikirlerin birbirine karıştığında zihni bulandırdığını, özellikle de kutsal diye dokunulmaz sayılan metinlerin eleştirel gözle okunması gerektiğini açıkça vurguluyor. Burada asıl mesele inancı küçümsemek değil; düşünmeden teslim olmayı reddetmek oluyor. Shaw gerçeğin hazır cevaplarla değil soru sormayı göze alan zihinde bulunduğunu düşündürüyor.
Hikaye okur gibi başlayıp düşünce metni okur gibi derinleşen bir etkisi var, yer yer
Tomris Uyar edebiyatla hayatın iç içe geçtiği bir yerden konuşuyor. Öyküleri bir öğrencinin ölümüyle gelen sarsıntı, bir yazarın adıyla birlikte anılmak istenmeyen ölüm duygusu ve geçmişle kurulan bağları öne çıkarıyor. Yazar kendi iç hesaplaşmasını ve yazma nedenini sade ama derin bir dille anlatıyor, sanki öykü yazmıyor da bir vicdan borcunu yerine getiriyor gibi hissettiriyor.
Hikayelerinde anılar, ölümler ve edebiyat birbirine karışıyor. Bir öğrencinin ölümü, Bilge Karasu’ya duyulan saygı ve geçmişte kalan dostluklar, yazının merkezine yerleşiyor. Özellikle vişne ağacı ve ölümün silgisi gibi imgelerle hayatın geçiciliğini vurguluyor, küçük detaylardan büyük duygular çıkarıyor, bir eşya, bir ses ya da bir hatıraya derin anlamlar katıyor.
Kitabı genel olarak insanın geçmişle kurduğu bağları ve kayıplarla yüzleşmesini anlatıyor. Kısa öyküleriyle sakin ama içten içe sarsıcı bir etki bırakıyor.
Herkese keyifli okumalar
“İlkel insanın bilmecesi biz kendi varsayımlarımızı anlamaya başladıkça çözülür.” (s.17)
Carl Gustav Jung ’a göre insanın en büyük meselesi dışarıda değil içeride çözülmeyi bekliyor. Keşfedilmemiş Benlik ’te bu çözülmeyi ve varsayımları anlamlandırmaya başlamayı iki ana bölümle anlatıyor. Arkaik İnsan ve bu düşünceyle genişlettiği Keşfedilmemiş Benlik başlıklı bölümle Jung insanın sandığı kadar modern olmadığını içinde hâlâ eskiye ait bir zihnin yaşadığını konu ediniyor.
İnsanın kendini birey sandığı yerde aslında kitleye ait olduğunu fark ettiriyor. Modern toplum bireyi özgürleştiriyor gibi görünürken onu görünmez bir kalabalığın parçası hâline getiriyor. İnsan düşüncelerini kendine ait olduğunu sanıyor ama çoğu zaman bunlar çevresinden, kültüründen, sistemden süzülüp geliyor. Jung burada dini, toplumu ve psikolojiyi birlikte ele alıyor, dinin sadece bir inanç değil, aynı zamanda insan ruhunu dengeleyen bir unsur olduğunu anlatıyor. Batı’nın dini dışladıkça insanın iç dünyasında oluşan boşluk büyüyor, bu boşluk da bireyi daha kırılgan hâle getiriyor.
Sonuç olarak Jung insanın ne kadar bilgiye sahip olursa olsun, eğer kendi iç dünyasını tanımıyorsa bu bilgi eksik kaldığını vurguluyor. Kendini tanımak aslında sadece bir farkındalık değil aynı zamanda bir dönüşümle oluyor. Jung’un vardığı yer çok net, insanın kurtuluşu dış dünyayı değiştirmekte değil, kendi içindeki karmaşayı anlamakta yatıyor. Dünya aslında sandığımız kadar bilinmez değil, asıl bilinmez olan biziz ve o keşif okudukça ve anlamlandırdıkça devam ediyor.
Herkese keyifli okumalar.