Nitekim din eğitimini sadece ibadetlere hasrettimiz bir yaşam biçimi, ortaya 5 vakit namaz kılıp 10 vakit yalan söyleyebilen insanlar çıkarabilmektedir.
Dinin Efendimizin tanımıyla yarısını kapsayan ‘güzel ahlakı’ yardımlaşmayı,dürüstlüğü,diğerkâmlığı,îsarı,affetmeyi geri planda bırakabilmektedir. Ne acıdır ki; her müslümanda olması gereken bu özellikler sanki sadece bazılarının kazanabileceği ekstra erdemler gibi görülebilmektedir. İşin normalini yalan söylemek,gıybet etmek,bencil davranmak,sananlarımızın sayısı hiç de az değildir.
Tam da bu yüzden, mesela Yusuf İslam gibi sonradan hidayet bulan kişiler “Kur’andan önce Müslümanları tanısaydık muhtemelen İslam’ı seçmezdik” diyerek ruhunu kaybetmiş bir din algısının İslamiyetin vakur duruşuna nasıl da zarar verdiğine işaret etmişlerdir..
Hiçbir anne-babanın çocuğuna namaz kıldırtmak, oruç tutturmak, Kur’an okutmak gibi bir sorumluluğu yoktur. Fakat her anne babanın çocuğuna namazı sevdirmek, orucu sevdirmek, Kur’anı sevdirmek gibi bir mesuliyeti vardır.
Bugün Allah’tan korkutmak hatasına düştüğümüz çocuklar, yarın o korktukları ve zalim buldukları Allah’ın olmadığı bir yer (!) aramaya meyyal olabilecektir.
Din eğitiminde Allah korkusu muhakkak olmalıdır. Lakin bu korku ‘Allah’ın taş edeceği, cehenneme atacağı’ şeklinde değil, çok sevdiğin ve seni çok seven Rabbini üzmeme, sevgisini kaybetme yönünde olmalıdır.
Nitekim insan sevdiğiyle de, korktuğuyla da bir bağ kurar. Ama korktuğuyla kurduğu bağ, kendini onun zararından korumak ve ondan kaçınmak yönünde şekillenir.
Sevdiğiyle kurduğu bağda ise her sözünü ‘emir’ telakki eder ve sevdiğini üzmek istemez.
*Bu yüzden “Allah yakmasın” diye kılınan namazla “Rabbimle buluşmaya gidiyorum” heyecanıyla kılınan namaz arasında dağlar kadar fark vardır.