“Yolumun üstünde bir tuzak kurdun,
Bir de diyorsun ki: ‘Yürü, iznim var.’
Cihanda kudretin her şeye hâkim;
Beni yürüten sen,
adım günahkâr.”
Tanrı’nın mutlak bilgisiyle insanın sınırlı özgürlüğü arasındaki o eski gerilim, bu romanda artık teolojik bir tartışma değil, etik bir dosyaya dönüşmüştür. Eğer plan varsa, sorumluluk da paylaşılmalıdır. Aksi halde insanın “günahkâr” oluşu bir ahlaki tercih değil, yazılmış bir rol olur. O zaman suç dediğimiz şey, eylemden çok senaryoya aittir.
Saramago’nun yaptığı tam olarak bu: İlahi plan fikrini bir teselli olmaktan çıkarıp, bir güç ilişkisi olarak göstermek. Kutsal anlatılar genellikle adaleti vaat eder; burada ise adalet, gücün yorumuna bırakılmış bir kavram gibi durur. Kabil’in isyanı bu yüzden kişisel bir öfke değil, kozmik bir itirazdır. “Yazgı” denilen şey, eğer sorgulanamazsa, ahlak da sorgulanamaz hale gelir.
Hayyam’ın rubaisiyle romanın kesiştiği yer tam burası:
Tuzak kurulmuş bir yolda yürüyen insana “özgürsün” demek, özgürlükten çok ironidir. Eğer özgürlük, sonucu önceden bilinen bir yürüyüşse; yargı da çoğu zaman adalet değil, yalnızca düzenin kendini haklı çıkarma biçimidir.
Ve belki de en rahatsız edici soru hâlâ ortada duruyor:
Her şeyi bilen bir düzenin içinde, gerçekten suçlu kim?