On yıl. Tam on yıl boyunca içimde, konuşmayan ama gören bir çocuk vardı.
Herkes bir şeyler anlatırken ben sadece izledim.
Şimdi elimde telefon, yine aynı sessizlikle doluydu.
Ama bu kez, sustuğum her günün ağırlığı vardı.
Telefonu çıkarıp onu aradım.
Sinyal sesini beklerken, babamın sesi gibi net bir cümle geçti aklımdan:
“Sessizlik sana neler öğretti, şimdi gösterme zamanı.”
İki kez çaldı.
Üçüncüsünde Alp’in sesi duyuldu; sakin, ama tanıdık yorgunluk.
“Efendim canım.”dedi ama cevap alamayınca tekrar “Elzem?” dedi.
“Konuşmamız gerek,” dedim.Kısa bir sessizlik oldu. Ama bu sesi tanıyordu.
“Tamam… Bugün okuldan sonra olur mu?” dedi sonunda.
“Olur.” dedim.
“Yerini mesaj atarım… ya da… oraya gidelim, tamam mı?”
“Tamam, orda görüşürüz.” dedim.
Telefonu kapattım ve toparlanıp hızla arabama doğru yürüdüm.
Siyah arabanın varlığını hissetsem de dönüp bakmadım bile.
Nasıl olsa bir şey değişmeyecekti.Yine arkamdan gelecekti. Sadece onunlayken pek görmüyordum onu. Yol düşündüğümden de çabuk bitmişti. Burayı benim kadar o da seviyordu çünkü burası, kelimelerin susup sadece hatıraların konuştuğu yerlerden biriydi. Restoran, şehrin gürültüsünden uzakta; cam cephesiyle akışı izleyebileceğiniz eşsiz bir manzaraya sahipti.
Ne fazla kalabalıktı ne de fazla sessiz.
Mekânın loş ışıkları, koyu ahşap mobilyalarla uyumlu bir sıcaklık yayıyordu.
Masalarda beyaz keten örtüler, üzerine bırakılmış zarif şamdanlar vardı.Ne abartılı bir lüks, ne de sıradanlık…
Mekânın içine doğru adım attığımda, tanıdık bir sıcaklık çarptı yüzüme. Burası, babamla da geldiğimiz bir yerdi. Abimle ise son zamanlarda pek gelmeye fırsat bulamamıştık; ama göz önünde olmayan bir mekândı. Ne fazla kalabalıktı ne de fazla sessiz.
Masalar arasında ilerlerken onu cam kenarındaki masada otururken gördüm.