Her şey Basil’in atölyesinde, Dorian’ın portresini yapmasıyla başladı. Basil, onun güzelliğine ve masumiyetine öylesine hayrandı ki, bu duyguyu fırçasının her darbesine yansıttı. Ancak Dorian’ın hayatını asıl değiştiren, Lord Henry oldu. Onun çekici ama zehirli fikirleri Dorian’ın zihnine işledi. Gençlik ve güzelliğin geçici olduğunu, dünyadaki en kıymetli şeyin bu ikisi olduğunu söylediğinde, Dorian bu sözlere öylesine kapıldı ki, henüz tanımadığı bir karanlığa dilek tutarak adım attı: “Keşke hep bu portredeki gibi kalsam… Yaşlanacak, değişecek olan o olsun.”
Dorian’ın trajedisi de böyle başladı.
Bir tiyatro oyuncusuna âşık oldu. Aşkını arkadaşlarına tanıttı. Ama kızın sahnede başarısız olması, onun gözündeki tüm değerini yitirmesine yetti. Genç kadını yüzüstü bıraktı. Ertesi gün, onun intihar ettiğini öğrendiğinde, hayatının ilk kırılma noktası yaşandı. Basil ve Lord Henry farklı yollar önerdi ona: Biri vicdanıydı, diğeri arzusu. Dorian, ne yazık ki arzuyu seçti. Ve günahlarla örülü bir hayatın kapısını araladı.
Portresindeki ilk değişikliği fark ettiğinde, dileğinin gerçekleştiğini anladı. Güzelliği baki kalmıştı; ancak tablo, ruhunun her lekesini taşımaya başlamıştı. Bu yüzden onu çatı katındaki bir odaya kilitledi. O andan itibaren Dorian dışarıda herkesin hayran olduğu, yakışıklı, zengin ve etkileyici bir adama dönüşürken; içindeki çöküş o tablonun çehresine kazınıyordu.
Zamanla Dorian, çevresindekileri de karanlığına çekmeye başladı. Masum, iyi niyetli insanları etkiliyor, onları ahlaki sınırların dışına sürüklüyor, sonra da arkalarında yıkık hayatlar bırakarak yollarına devam ediyordu. Bir bakıma, şeytanın yeryüzündeki temsilcisine dönüşmüştü. Dorian’ın kendisi bile itiraf ediyordu: “Masum olanı yoldan çıkarmak… en tatlı zevk.”
Tablodaki suret ise artık