Sessizce çekip gitti, sessizce gelmişti zaten varlığı ile yokluğu birdi. O onu üzeni severdi her gün öğle arasında sandviç götürdüğünü sevecekti elbette sanat filmi tartıştığını değil. Gelmek de onun seçimiydi gitmek de. Karşılanması da yeterli değildi istenmediğini hissetti ama asıl istenmeyen o değildi karşıdakinin kararlı, aynı zamanda çok ürkek duruşuydu, olan şeyler kabullenildi. Hayatlarına devam edeceklerdi elbette yanlış zamanda karşılaştık diyerek, belki de hep doğru zamanı beklerken yitecekti zamanları. Sonra bakmışsın zaman da kalmayacaktı. İkisi de korkaktı, ikisi de aslında aynı şeyden korktukları için birbirinden korktular. Korku benliklerinin buz dağıydı, görünmeyen buz dağı. Bir gün erimesi umuduyla…
Kitabın daha ilk cümlesinde sizi içine çekmeyi başaran bir kitap. O kadar duru bir dille, o kadar hayatın içinden, o kadar tanıdık, bir o kadar da bizim yaşamadığımız şeyler belki de, kitap sonunda size “ yaşadığın hiçbir şeyi belki de boşuna değildi.” yi öyle güzel anlatıyor ki, bu dile getiriliş takdire şayan. Yazara şükranlarımı sunmaktan bitap düştüm okurken… Edebiyatımızın böyle kalemlere ihtiyacı var. 
Bir çocuğun sevmesi ne büyük, ne kapsayıcı bir şeymiş, ne eli bolmuş. Hiç takılmazmış hayatın tın vırı engellerine. Bahanesi, şartı şurtu, hesabı kitabı yokmuş.