Betül Erkoyuncu

Betül Erkoyuncu
@Betulerkoyuncu
“Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramwaydayız...”
Phd
Eskişehir
25 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
“Biraz sonra o yoksul adamların her biri köşklere, yalılara kurulmuşlar, haşmet, debdebe, havasına koyulmuşlardı; fakat paralarını memlekette değil, dışarıda, Frenk illerinde yiyorlar, burada zahiren gayet muktesit bir hayat sürer görünüyorlardı. Hiç şüphe yok ki bizim Paşa’nın eski devirde sarf ettiğinden fazlası ceplerinden çıkıyordu, lakin bu memleketin adamlarına değil, Paris’in Berlin’in mahbubelerine kısmet oluyordu. Yavaş yavaş konaklar dağılıyor, ufalıp parçalanıyordu. Yazık ki eski devrin o eşsiz güzelliği bu pespaye gönüllü adamların elinde mahvolup gitmişti. Evet, işte yeni devir simaları hep böyle şanssız, bayağı, zevk vermez, kaba adamlardan ibaretti.”
Sayfa 110·Kitabı okudu
Fikri Paşa’nın konağı o devrin en mühimlerinden biriydi. Kışın saraçhane başında otururduk; set, set bir kûhî bahçe içinde iki yüz senelik bir köhne binaydı; yazın Kandilli’ye taşınırdık; deniz üstündeki asıl yalı, ucu bucağı bulunmaz bir odun enkazıydı, lakin arkada, dağda yeni usul kocaman bir de köşk yaptırmışlardı. Ah, o konak ve orada geçen ve o unutulmaz kışlar! Kapının bile kendine mahsus bir vakarı, azameti ve tiryakiliği vardı; açılamaz, itilemez, sökülemez gibi sağlam, suratlı bir oturuşla hemen daima kapalı dururdu. Evin beyleri ekseriya muayyen saatlerde, çok intizamla gelip gittiklerinden içeride, bahçede, duvara gömülü bir tahta barakada bekleyen kapıcı vaktini bilir, hazır dururdu, köşeden arabanın gürültüsü duyulunca, hemen sürgüleri çıkarır, kocaman tunç topuzları yakalar ve kuvvetle çekerdi. Kapı derhal zahmetsiz gibi kayarak, sessiz açılırdı. O zaman araba, hiç beklemeden, yoldaki süratiyle girer, dama tahtası şeklinde yapılmış karalı beyazlı kakma çakıl taşı yolda büyük bir patırtı çıkararak mermer merdivenin önüne gelirdi. Bizler, aşağı kat misafirleri ve halayıklar sokaktan içeri bir haber getiren bu sese muhakkak koşar, kafeslere birer defa başvururduk. Konak caddeyi, gelen geçeni görmediğinden bu bize bir eğlence olurdu. Harem tarafından girilince kocaman mermer bir taşlık başlardı. Parıl parıl yanan ve ekseriya yeni silinmiş bulunan bu geniş meydana birçok kapılar açılırdı. İşte aşağı kat, hizmetçi ve halayık dairesi burasıydı. O ayrı bir âlemdi; kendine göre misafirleri, eğlenceleri, istiklali vardı; yukarıdakiler haber bile almazlar, bir defa inip de kapısından bakmazlardı.
Sayfa 47·Kitabı okudu
"Gurbette, yabancı diyarlarda kalmış gibiyim; yerime, evime, membaıma dönmek arzusunun bir açlık gibi içimi bayılttığını duyuyorum. Aynı İstanbul'un içinde İstanbul'u arayarak ve artık bulamayacağımı pekiyi anlayarak hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.”
Puan vermedi·198 syf.·
2021 3. kitabı
Refik Halid Karay
7.4/10 · 302 okunma
Puan vermedi·176 syf.··
2021 2. kitabı
Haluk Hoca’nın 1968’de Hereke’den Mekteb-i İdadi’ye gelerek başlayan İstanbul yaşantısını kaleme aldığı bir “Boğaziçi’ni Sevme Sanatı” adeta. Bir şehir ne kadar sevilirse öyle seviyor hoca İstanbul’u. Ağaçları, balıkları, erguvanları, yalıları ve musikisiyle. İstanbul’da yaşamak başka İstanbul’u yaşayabilmek bambaşka. Bir semt badem ezmesiyle, çileğiyle, yoğurduyla nasıl sevilir; bir yalı önündeki Oya ağacıyla, fıstık çamıyla, korusuyla nasıl diğerinden ayrılır; bir şehrin balığı lüferi, gümüşü,kalkanı onu ötekinden nasıl ayrıştırır hoca zarif, güzel üslubuyla anlatıyor. Semt semt yalılar listelenmiş ve güzel bir de musiki listesi oluşturulmuş. Kitabı okurken keşke hoca hayatta olsaydı da güzel bir Boğaz gezisinde onu dinlemek kısmet olsaydı diye iç geçirmeden edemedim.
Boğaziçi'nde Kırk YılımHaluk Dursun · Heyamola Yayınları · 200976 okunma