Mevlana’ya karşı hep şüphelerim vardı. Anadolu boydan boya Moğol zulmüyle inlerken, dini bir otorite ve önder olan Mevlana, halkı örgütleyip, işgalci Moğollara karşı neden mücadele etmediğini, halkı Moğol işgaline karşı neden direnişi çağırmadığını hep merak ederdim. Mevlana, hayatı boyunca barış, hoşgörü ve sevgi mesajları vermiş, insanları içsel bir yolculuğa davet etmiştir. Ancak, dönemin siyasi ve sosyal kaosuna karşı sessiz kalışı, birçok kişi gibi benim de kafamda soru işaretleri oluşturmuştur.
Moğol istilası ve bu dönemde yaşanan toplumsal travmalar, insanların farklı tepkiler vermesine neden olmuştur. Mevlana’nın da kendi yöntemleriyle bu zorluklara yanıt verdiğini düşünmek mümkündür. Ancak, onun direniş çağrısında bulunmaması, tarihsel olarak farklı yorumlara ve eleştirilere açık bir konu olarak kalmaya devam edecektir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş, daha sonra babasının Harzemşah ülkesinden ayrılmak zorunda kalması üzerine Anadolu’ya gelmiştir. Bu zorunlu göçün sebebi, tarihsel kaynaklara göre, babası Bahaeddin Veled’in Harzemşah Sultanı Alaeddin Muhammed ile aralarında yaşanan anlaşmazlıktır. Bu anlaşmazlıkların sebeplerinden biri olarak, ahilik teşkilatının liderlerinden Ahi Evran’ın hocasıyla yaptığı Farsça mı, Türkçe mi üstün tartışması gösterilmektedir.
Çocukluğundan itibaren Anadolu’da yaşamasına rağmen Türkçe öğrenmemiştir. Aynı dönemde ise Karamanoğlu mehmet bey ise “ Bu günden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşmayacak” şeklinde ferman çıkartarak bozulan Anadolu birliğini ve Moğollar tarafından desteklenen fars kültürünü bertaraf etmeyi amaçlamıştır.
Ayrıca Mevlana eserlerinde Türklerden dünyayı imar etmek Rumlara yıkmak ise Türklere mahsustur