Bir gün, Bekir Çavuş fena bakarak söyledi:
– Düşman, tee İzmir’de idi, sağdan sataştılar, soldan sataştılar. Herife rahat vermediler. Buralara kadar gelmesine sebep oldular. Ne diyeyim bilmem ki, Allah sebep olanları...
Elimin tersiyle suratına bir tokat aşketmek istedim. Fakat, kendimi tuttum. Ve ona son defa olarak, vatanın bütünlüğü hakkında bir fikir vermeye çalıştım:
– Bir Türk için İzmir ne ise Sivas da odur. Diyarbakır ne ise Samsun da odur. İzmir zapt olundu mu, bütün Anadolu’nun ilmiği düşmanın elinde demektir. Orası kurtulmayınca burası kurtulamaz.
Bekir Çavuş sözümü kesti:
– Haydi be, sen de... Bu lâfları sen başkasına anlat.
Kendimi tutamadım:
– Bekir Çavuş aklını başına al, yoksa kafana bir şey indiririm, dedim.
Derhal, benim subaylığım ve kendi çavuşluğu hatırına gelmiş olacak, hemen toplandı:
– Kusura bakma, biz köylüyüz. Böyle şeylere aklımız ermez, dedi ve yanımdan kalkıp gitmek istedi. Kolundan tutup oturttum:
– Sen yalnız köylü değilsin. Sen askerlik etmiş adamsın. Sana bu sözler yakışmaz. Ayıptır, ayıptır!
Asker! Fakat, Bekir Çavuş bir bozgun ordusunun askeridir. Kim bilir kaç dayakta kötürümleşmiş maneviyatını ayağa kaldırıp durdurmak ne mümkün! Hele, düşmanın şu karşı tepeleri tuttuğu bir sırada ona dasitanı bir heyecan vermeye çalışmak kadar abes ve mevsimsiz bir şey tasavvur olunamaz. Bekir Çavuş:
– Biliyorum beyim sen de onlardansın emme.
– Onlar kim?
– Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar...
– İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?
– Biz Türk değiliz ki, beyim.
– Ya nesiniz?
– Biz İslâmız, elhamdülillâh... O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar.
Bekir Çavuş’la artık daha ziyade konuşmağa mecalim yok. Asılmış bir adam gibi başım göğsüme düşüyor. Bunalıp kalıyorum.
Eğer, bize zafer nasip olsa bile kurtaracağımız şey, yalnız bu ıssız