"Tehlikeli Oyunlar", kelimenin tam anlamıyla bir zihinsel labirent. Kitabı okurken sanki bir yerden bir yere varmaya çalışıyorsunuz ama yol her adımda daha da karmaşıklaşıyor. Hikmet Benol karakteri, hem çok tanıdık hem de çok uzak. Kendimi zaman zaman onun yerine koydum ama çoğu zaman onu anlayamadığımı da fark ettim. Belki de Oğuz Atay’ın bize göstermek istediği şey buydu: Kendimizle yüzleşmenin zorluğu.
Bu kitap sadece bir roman değil. İçinde felsefe, psikoloji, toplum eleştirisi, bireyin yalnızlığı ve içsel çatışmaları var. Oğuz Atay, diliyle oynayan, anlatıyı bozarak yeniden kuran bir yazar. Bazen bir cümle bir sayfa sürüyor ama o cümle bitince boğulmuş gibi değil, arınmış gibi hissediyorsunuz.
Kitabın adı çok yerinde: “Tehlikeli Oyunlar”. Çünkü bu oyunlar bazen insanın kendi içinde oynadığı, başkalarına göstermediği oyunlar. Düşünceler, hesaplaşmalar, hayaller... Hepsi birer oyun. Ama bu oyunların bir sınırı yok. Ve o sınır aşıldığında gerçeklik kayıyor, kimlik bulanıyor, insan kendine bile yabancılaşıyor.
Ben okurken çoğu zaman şu soruyu sordum:
"Gerçekten ben kimim ve bu hayatı nasıl yaşıyorum?"
Bu soruları düşündürten bir roman bence, çok azdır.
Oğuz Atay’ın dili: Hem zeki, hem sert, hem de duygusal.
Karakter derinliği: Hikmet Benol sıradan biri gibi görünse de iç dünyası bir uçurum.
Yapısal oyunlar: Anlatı bazen dağınık, bazen tekrar eden ama hep bilinçli.
Sorgulatması: “Normal” nedir? “Toplum” bizi neye zorluyor? gibi birçok soruya kapı aralıyor.
Bu kitap kolay okunmaz. Zihinsel olarak yorar, bazen sıkar, hatta yer yer delirtir. Ama bir bakarsınız, bir cümleye takılıp kalmışsınız. O cümle günlerce sizinle gelir gider. İşte bu yüzden "Tehlikeli Oyunlar" benim için sadece bir roman değil, bir karşılaşma. Kendimle, düşüncelerimle, hayatla…
Herkese göre