Erken sonbahar ruhlu bir avukat ve koç. Ferrante’nin derinliği, Jo March’ın yaratıcılığı ve Nomadland’in sessiz gücüyle insanlara yön, denge ve düzen kazandıran bir rehber; hem estetik hem içsel dönüşümle yol açar.
Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.
Abbas Sayar ’ın dili süslü değil, gösterişli hiç değil; ama çok yerli, çok bozkırın dili. Cümleler kısa, net ve sert. Sanki anlatıcı da soğuktan tasarruf ediyor kelimelerde. Bu yalınlık romana bir mesafe değil, tam tersine güçlü bir yakınlık veriyor. Okurken “yazılmış” bir metin değil, anlatılmış bir hikâye okuyorsun.
Dil, Anadolu insanının konuşma ritmini taşıyor; atasözleri, deyimler, kırılmadan duran bir ağız var. Ama bu halk dili folklor olsun diye kullanılmıyor. Acıyı yumuşatmıyor, romantikleştirmiyor. Bozkır nasıl çıplaksa, dil de öyle. Ne bir kelime fazla ne bir duygu zorlanmış.
En etkileyici tarafı şu: Atın yaşadıkları anlatılırken dil neredeyse insanî bir bilinç kazanıyor ama asla masala kaymıyor. Duygular var, ama duygu sömürüsü yok. Okurla göz göze gelmeden, bağırmadan, “bak ne kadar acı” demeden etkiliyor. Bu yüzden sarsıcı.
Benim için Yılkı Atının dili, romanın vicdanı gibi. Sessiz, ağırbaşlı ve geri adım atmayan bir vicdan. Bozkırda nasıl ses yankı yapıyorsa, bu dil de insanın içinde öyle yankılanıyor.