Bu roman aslında bir “aşk hikâyesi” gibi okunuyor ama bence kalbinde aşk değil, geç kalmışlık var. Şöyle ki: Mehmet Rauf kitapta büyük olaylar anlatmaz. Hatta neredeyse hiçbir şey olmaz. Ama insanın içi, sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş çöker. Çünkü burada asıl mesele, söylenemeyenlerdir.
Romanın merkezinde Süreyya, Suat ve Necip vardır. Süreyya ile Suat evlidir. Dışarıdan bakıldığında sorunlu bir evlilik gibi durmaz bu; ama yaklaştıkça, aslında hiç temas etmeyen iki dünyayı görürüz. Süreyya hayata daha yüzeyden bakan, keyfine düşkün, kendini merkeze alan biridir. Suat ise sessiz, içine kapanık, duyguları derin ama ifade etmeye alışık olmayan bir kadın. Süreyya’nın fark etmediği şey şudur: Suat yalnızdır. Sevilmediği için değil, görülmediği için.
Necip’in gelişiyle romanın tonu değişir. Süreyya’nın kuzeni olan Necip, Suat’ın ruhuna çok daha yakındır. Müzikle, duyguyla, sezgiyle kurduğu bağ, Suat’ta karşılık bulur. Ama bu yakınlık bir anda patlayan bir aşka dönüşmez. Tam tersine, sessizlik içinde büyür. Birlikte dinlenen müzikler, yarım kalan cümleler, uzun susuşlar… Mehmet Rauf burada çok bilinçli bir tercih yapar: Aşkı konuşarak değil, konuşamayarak anlatır.
Suat ve Necip ne hissettiklerini bilirler ama bunu dillendirmezler. Burada mesele sadece ahlak değildir. Daha derinde bir şey vardır: korku, suçluluk, geri dönülmez bir eşiği aşma endişesi. Suat evlidir; Necip ise bu evliliği bozmanın ağırlığını taşır. Bu yüzden aşk, yaşanan bir şey olmaktan çok, içte taşınan bir yüke dönüşür. Roman boyunca şunu hissederiz: Asıl trajedi, bu duygunun varlığı değil; hiçbir zaman tam olarak yaşanamamasıdır.
Mehmet Rauf’un en güçlü olduğu yer de burası bence. Dış dünyada her şey sakin görünürken, iç dünyada büyük kırılmalar yaşanır. Süreyya’nın farkında olmadan yarattığı duygusal