Köpek Kalbi’ni okurken sık sık şunu düşündüm:
İnsan olmak sandığımız kadar “ileri” bir hâl mi gerçekten?
Bulgakov, bir köpeği insana dönüştürerek büyük bir bilimsel mucize anlatmıyor aslında. Tam tersine, insan olmanın ne kadar kırılgan, ne kadar kolay çürüyebilen bir şey olduğunu yüzümüze çarpıyor. Şarik köpekken sevimli, ölçülü, hatta ahlaklı. İnsan olduğunda ise kaba, hoyrat, sorumluluk almayan ama hak talep eden bir varlığa dönüşüyor. Ve bu dönüşüm beni rahatsız etti; çünkü tanıdık geldi.
Profesör Preobrajenski’ye başta hayran olmamak zor. Zeki, güçlü, sistemin dışında kalabilmiş bir entelektüel. Ama ilerledikçe onun da masum olmadığını görüyorsun. Bilim adına, akıl adına, “ben bilirim” diyerek bir hayatla oynuyor. Sonra ortaya çıkan sonuçtan şikâyet ediyor. Bu noktada kitap benim için şunu söylüyor: İnsanları, toplumu, hatta kendimizi bile zorla dönüştürmeye çalıştığımızda, ortaya çıkan şey çoğu zaman daha iyi değil, daha çirkin oluyor.
Şarikov karakteri ise başlı başına bir tokat. Eğitimsiz ama özgüveni yüksek, düşünmeyen ama konuşan, sorumluluk almayan ama her şeye hakkı olduğunu düşünen biri. Bulgakov’un asıl cesareti burada: Sorunu bireyde değil, onu var eden sistemde gösteriyor. Şarikov yalnızca bir sonuç. Asıl mesele, onu “insan” ilan eden zihniyet.
Kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir hüzün kaldı. Çünkü Bulgakov’un anlattığı şey geçmişte kalmış bir Sovyet eleştirisi değil. Bugüne, hatta gündelik hayata fazlasıyla yakışıyor. Her şeyin hızla “dönüştürülmek” istendiği, emeğin, kültürün, terbiyenin göz ardı edildiği bir dünyada, Köpek Kalbi hâlâ çok canlı.
Belki de kitap en net şunu söylüyor:
İnsan olmak bir ameliyat meselesi değil.
Uzun, zahmetli ve kimsenin kestirme yol bulama bulamadığıl bubulamadığı bir süreç.