Burcu Doganay

Burcu Doganay
Erken sonbahar ruhlu bir avukat ve koç. Ferrante’nin derinliği, Jo March’ın yaratıcılığı ve Nomadland’in sessiz gücüyle insanlara yön, denge ve düzen kazandıran bir rehber; hem estetik hem içsel dönüşümle yol açar.
9/10
·284 syf.··
2026 11. kitabı
·
30 saatte okudu
·
Okunma: 15 Ocak 2026 01:11
Anne Frank’ın hikâyesi, bir ülkenin haritasında küçücük bir noktada başlıyor: Amsterdam. Prinsengracht 263 numaralı bir binanın arka tarafında, pencereleri karartılmış, sesi kısılmış bir hayatta. Saklanmak demek, görünmemek demekti; ama Anne, görünmezliğin içinden konuşmayı başardı. Hollanda savaşın başında tarafsız kalmak istemişti. Birinci Dünya Savaşı’nda bunu başarmıştı; ikincisinde olmadı. 10 Mayıs 1940’ta Alman ordusu girdi, beş gün sonra ülke düştü. Rotterdam bombalandı, kraliçe ve hükümet İngiltere’ye kaçtı. Geriye, işgal altında yaşayan bir halk kaldı. Artık kurallar Almanya’dan geliyordu; kimlerin okula gideceği, kimlerin çalışabileceği, kimlerin görünür sayılacağı orada belirleniyordu. Yahudi olmak, bir anda hayatın merkezine yerleşti. Kimlik kartlarına yazıldı, giysilere iliştirildi, sokakta taşınır hale geldi. Önce okullar kapandı, sonra işyerleri, sonra parklar, sinemalar, tramvaylar. İnsanlar yavaş yavaş silindi. Kimse bir gecede yok olmadı; adım adım, kural kural, yasak yasak yok edildiler. Hollanda toplumu da tek bir renkten ibaret değildi. Bazıları işbirliği yaptı, bazıları sustu, bazıları yardım etti. Ama yardım edenler, saklayanlar, sahte kimlik düzenleyenler azdı. Yetmedi. Yaklaşık yüz kırk bin Yahudi’den geriye çok azı kaldı. Bu sayı, rakam gibi durur ama her biri bir ev, bir masa, bir çocuk demektir. Anne Frank işte bu ortamda yazdı. Ne cephedeydi, ne siyasetin içindeydi. Bir çocuktu. Büyümeye çalışan, annesiyle tartışan, aşık olan, yazar olmayı hayal eden bir çocuk. Ama yanlış zamanda, yanlış kimlikle doğmuştu. Onun günlüğü, soykırımın kamplarda değil, önce hayatın içinden başladığını gösterir: okuldan atılarak, sokakta dışlanarak, saklanarak, fısıltıyla konuşarak. Türkçede kitabı okurken bir de Can Yücel’in sesi eşlik ediyor Anne’e. Bu
Anne Frank'ın Hatıra DefteriAnne Frank · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20178,8bin okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”

Burcu Doganay

, bir kitap okudu
9/10
·284 syf.··
30 saatte okudu
·
Okunma: 15 Ocak 2026 01:11
·
2026 11. kitabı
Anne Frank
8.7/10 · 8,8bin okunma
6/10
·180 syf.··
2026 9. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 13 Ocak 2026 00:03
Felâtun Bey ile Râkım Efendi’yi düşündüğümde, aklıma ilk gelen şey bunun sadece bir hikâye değil, aynı zamanda “nasıl modernleşmeliyiz?” sorusuna verilmiş bir cevap olduğu. Ahmet Mithat, iki zıt tip üzerinden bunu çok açık anlatıyor: Felâtun Bey ve Râkım Efendi. (Spoiler içerir) Felâtun Bey, zengin bir ailenin mirasyedisi. Batılılaşmayı; şık giyinmek, Fransızca kelimeler serpiştirerek konuşmak, eğlenmek, para harcamak sanıyor. Çalışmak, üretmek, kendini geliştirmek gibi bir derdi yok. Her şeyi yüzeyde yaşıyor. Bu yüzden de yavaş yavaş çöküyor, borçlanıyor, elindekini kaybediyor. Râkım Efendi ise tam tersi. Fakir ama çalışkan. Hem Doğu’yu biliyor hem Batı’yı öğrenmeye açık. Emek veriyor, çeviriler yapıyor, ders veriyor, kendi ayakları üzerinde duruyor. Ahlaklı, tutarlı, üretken. Hayatta da karşılığını alıyor; saygı görüyor, yükseliyor. Roman boyunca bu iki hayat paralel ilerliyor. Biri inerken diğeri çıkıyor. Ahmet Mithat burada çok net bir taraf tutuyor: Batılı gibi görünmek yetmez, Batılı gibi düşünmek, çalışmak, üretmek gerekir diyor. Bu yüzden roman biraz ders verir gibi, nasihat eder gibi yazılmış. Bugünden bakınca karakterlerin çok siyah-beyaz olduğunu hissediyorum. Felâtun fazla kötü, Râkım fazla kusursuz. Yazar sık sık araya girip okura ne düşünmesi gerektiğini söylüyor. Ama buna rağmen, döneminin ruhunu ve zihniyetini çok iyi yakalayan, Türk romanında önemli bir eşik olan bir metin. Bu genel çerçevenin içinde kadınlara bakınca, onların hikâyenin merkezinde olmadığını çok net görüyoruz. Kadınlar, kendi dünyalarıyla değil, erkeklerin doğru ya da yanlış yolunu göstermek için varlar. Daha çok birer “ayna” gibiler. Felâtun’un hayatındaki Polini, yanlış Batılılaşmanın kadın yüzü gibi çizilmiş. Eğlence, gösteriş, para harcama, sorumsuzluk… Felâtun’un savrulmasına
Felâtun Bey ile Râkım EfendiAhmet Mithat Efendi · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202528,2bin okunma
7/10
·108 syf.··
2026 8. kitabı
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı biliyordum ama yeni okudum; hep öğretildiği gibi “Türk romanının ilk adımı” gibi düşünebiliriz. Şemsettin Sami’nin 1872’de yazdığı bu roman, edebi açıdan kusursuz bir metin değil belki ama cesur bir başlangıç. Zaten adının anlamı bile çok şey söylüyor: Talat ile Fitnat’ın aşkı. Hikâye iki gencin birbirine âşık olmasıyla başlıyor ama mesele sadece aşk değil. Fitnat, üvey babasının baskısı altında ve hiç tanımadığı, yaşlı bir adamla evlendirilmek isteniyor. Talat da ona ulaşabilmek için kadın kılığına girecek kadar çaresiz ve gözü kara. İkisi gizlice sevmeye çalışırken, gelenekler, aile baskısı ve “el âlem ne der” korkusu aşkın önüne geçiyor. Sonu da haliyle iç acıtıcı. Bence romanın asıl derdi aşk hikâyesi anlatmak değil; kadının söz hakkı olmadan evlendirilmesine itiraz etmek. Şemsettin Sami, açık açık şunu söylüyor: Kadın da insan ve kendi hayatı hakkında söz söylemeli. O dönemi düşününce, bu cümle başlı başına bir meydan okuma. Bugünden bakınca karakterler yer yer yüzeysel, olaylar da bazen fazla melodramatik duruyor. Ama buna rağmen ben bu romanı önemsiyorum. Çünkü bu kitap, “eski düzen böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil” diyen ilk seslerden biri. Bir başyapıt değil belki ama bir eşik. Türk romanının, “ben de varım ve bir şey söylemek istiyorum” dediği ilk an gibi geliyor bana.
Taaşşuk-ı Talat ve FitnatŞemseddin Sami · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202538bin okunma