Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Dümdüz hatlar üzerindeki seyrüsefer, MÖ 3. yüzyılda, iskele karlarından mahrum kalan Yunan kentlerinin doğu havzasında iflas etmelerine yol açmıştır. Roma, ihtişam döneminin sonunda, değerli madenlerin kaçtığı Yakın Doğu yollarının büyük kazanımları -bu dün savunuluyordu- veya denizin genel hareketinin zararına gelişen bir Tuna-Ren ticaret ekseninin geniş faaliyetleri -bu da yakınlarda savunulmuştur- yüzünden çöküş sürecine girmiştir. Bu genel hareket 8. ve 9. yüzyıllarda İslamiyet'in hizmetine girince hemen yer değiştiren Akdeniz güçlerinin tüm alanı, Hıristiyan Batı'yı denizin besleyici yol ağının dışında bırakmıştır
Sayfa 449·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Sıcaklıklar, kışın yatışan bulaşıcı hastalıkları da zincirlerinden boşaltmaktadırlar. Baron de Tott, vebanın "ilkbahardan itibaren ortalığı kasıp kavurmaya başladı(ğını) ve olağan olarak kış mevsiminin yaklaşmaya başladığı günlere kadar sürdü(ğünü)" kaydetmektedir. Aynı şey Akdeniz'deki tüm salgın hastalıklar için söylenebilir (Kuzey Afrika'da salgın olan fakat yazla birlikte hafifleyen eksantematik tifüs hariç). Her zaman olduğu gibi en fazla tehdit altında olan yerler kentlerdir. Her yaz Romalılar ateşli hastalıklardan ölmektedir. Öyle ki, kardinaller, Scarron'un dediklerinin aksine, yalnızca gösterişli bir lüks mekanı olmayan kır evlerine, bağlarına kaçmaktadırlar. Fransa kralının elçisi Rambouillet kardinali, Temmuz 1568'de Roma'ya vardığında, "Ferrara ve Vitelli kardinalleri sıcaktan kaçmak için" buradan ayrılmışlardır; ve onlarla birlikte diğerleri de gitmiştir.
Sayfa 415·Kitabı okudu
Busbecq demiş ki...
Anadolu'da bulunan Flaman Busbecq, 1555'te şöyle yazıyordu: "Gerçeğe halel getirmemek üzere, öyle sanıyorum ki, bir Flamanın bir günlük masrafını karşılamak için gereken şeylerin, bir Türk'ü 12 gün yaşatmak için yeterli olduğunu ifade edebilirim... Türkler mutfak ve ona bağlı tüm şeyler konusunda cahil sayılırlar; azla yetinme konusunda aşırıdırlar ve yemek seçme noktasında pek hassas değillerdir; eğer tuz, ekmek, sarımsak veya bir tane soğanları varsa ve biraz da ayranları bulunuyorsa, başka bir şey istememekte ve bunlardan karışık bir yemek yapmaktadırlar ... Çoğu zaman soğuk suyla sütü karıştırmakla yetinmektedirler; bununla iştahlarını bastırmakta ve büyük sıcakların onlarda meydana getirdiği harareti söndürmektedirler." Bu azla yetinme, biraz pirinç, biraz güneşte kurutulmuş et ve kaba bir şekilde közde pişirilmiş ekmeğin yettiği seferdeki Türk askerlerinin en büyük güçlerinden biri olduğu sıklıkla kaydedilmiştir. Batılı askerler daha talepkardı, belki de çok sayıda Alman ve İsviçrelinin örnek oluşturması buna neden oluyordu.
Sayfa 385·Kitabı okudu
16. yüzyılda Suriye buğdayı ve Trakya buğdayı vardır; Napoli'nin greco veya latino şarabı vardır; latino öbüründen daha boldur, fakat Frontignan'dan yüklenen birçok başka şarap fıçısı da bulunmaktadır; Lombardiya pirinci vardır, ama aynı zamanda Valencia, Türkiye ve Mısır pirinçleri de bulunmaktadır. Aynı şekilde, mütevazı kalitedeki ürünleri kıyaslamak üzere, Balkan ve Kuzey Afrika yünleri bulunmaktadır. Demek ki Akdeniz ülkeleri kendi aralarında rekabet etmektedirler veya etmek zorundadırlar; sınırlarının içinden çok, bulundukları iklimsel dünyanın dışındaki yerlerle mübadele etmek durumundadırlar. Bu bir gerçektir, fakat 16. yüzyıl düşük hacimli, mütevazı fiyatlı ve kısa mesafeli mübadelelerin dönemidir. Komşular arasındaki, insan bakımından zengin bölgelerle fakir bölgeler arasındaki durumu olabildiğince idare etmek gerekmektedir; çünkü en büyük sorun, yenilebilecek her şeyin ve bunun yanısıra pek fazla zarar olmaksızın taşınabilecek her şeyin, Provence kıyılarının incir çuvallarından, balık, ton veya tuzlu et fıçılarına ve Mısır'ın bakla çuvallarına kadar -ve en çok aranan mallar olan zeytinyağı ve buğdayı unutmaksızın- her şeyin peşinde olan kentlerin beslenmesi sorunudur. Demek ki, üretim biçimlerinin özdeş olması Akdeniz'in iç mübadelelerini sanıldığı kadar rahatsız etmemektedir.
Sayfa 377·Kitabı okudu
Her yerde, iklimin ve tarihin çocukları olan aynı üçlü bulunmaktadır: Buğday, zeytin, üzüm; yani aynı tarımsal uygarlık; insanların fiziksel ortama karşı kazandıkları aynı zafer. Kısacası deniz bölgeleri birbirlerinin tamamlayıcıları değillerdir. Aynı buğday ambarlarına, aynı kilerlere, aynı yağ preslerine, aynı aletlere, aynı sürülere, aynı gündelik meşguliyetlere sahiptirler. Burada tutunan bir şey, daha ileride başarılı olmaktadır. 16. yüzyılda bütün deniz bölgeleri balmumu, yün, montonini veya vacchini koyunları üretmektedirler; hepsi istisnasız -Müslüman topraklarında bile bağ ve şarap ülkeleridir. Kim Müslüman şairden daha iyi şarap şiiri yazabilmiştir ki? Kızıldeniz üzerindeki Tor'da bağlar bulunmaktadır ve bu bağlar Şiraz şaraplarının ünlü olduğu uzak İran' a kadar uzanmaktadır.
Sayfa 376·Kitabı okudu