Devlet bir uzlaşmanın ürünü olarak değil, aksine savaşın ve çatışmanın, tahakkümün bir yansıması olarak doğmuştur. Devletin aşırı gücü, korkulması gereken bir olgudur. İnsanlığın evrimi sonucunda bugün meşru anlamda sınırlanmış modern devletin yapması gereken görevler ise zorbalığın çok ötesinde şeylerdir:
Devlet, toplumun çıkarını düşünen bir “baba” değil, bencil bireylerden meydana gelen bir toplumda kaosu önlemek ve düzeni sağlamak için en güçlü bencil olan “leviathan”dır (Ejderha).
Rıza Tevfik’e göre bireysel teşebbüs ve kişisel hürriyet açısından bireyin dahil olduğu devletin idaresinin monarşi, oligarşi cumhuriyet, aristokrasi veya demokrasi olması bizi aldatmamalıdır. Devletin şekli ne olursa olsun bir ülkede kanunlar bireyin özel yaşamına müdahale ediyorsa o ülkede gerçek anlamda hürriyetten söz edilemez.
Türkiye’de liberalizmin bugüne kadar pek fazla şansa sahip olmadığı açık olmakla beraber, durumun gelecekte de aynen devam edeceğini öngörmek o kadar akla yatkın olmayabilir. Çünkü, Türkiye’de son zamanlarda hızlanan hukukun ve siyasî kurumların modernizasyonu bir yandan mülkiyet hakkını ve girişim özgürlüğünü önemli ölçüde anayasal güvencelerle donatmakta, öbür yandan da bu modernleşme İktisadî rasyonalite için daha elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’de İktisadî faaliyetin hukuki çerçevesi Batılı kapitalist ülkelerle esas olarak aynı standartlara bağlanmış veya bağlanma yolundadır. Bu dönüşümün temellerinin atılması Cumhuriyet’ten bile daha geriye gitmekle beraber, bu tür hukuki ve kurumsal düzenlemelerin “sosyal dünya”yı ve daha özel olarak toplumun zihniyet yapısını dönüştürmesi şüphesiz zaman alacak bir süreçtir.