Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur, ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; ben gösteriş sevmem ama şehir öyle istiyor, deriz; öfkeliysem, güvenli bir hayat kuramadıysam, suç bende değil gençlikte, deriz. Dışımızda aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta olduğumuzu bilmemek iyileşmemizi daha zorlaştırıyor. Kendimizi erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl baş ederiz bunca dertle, bunca kötülüklerle?
İnsanı en nihayetinde bir ada değil midir? Bir ada kadar tek başına, bir ada kadar kimsesiz. Öte yandan tek başına ve kimsesiz olmanın aslında tamamıyla kötü olmadığı fikri kuşatıyor beni. Zira tek başına olmak beraberinde özgürlüğü getirdiği gibi, kimsesiz olmak derinlere inmemize olanak sağlar.
En sevdiğin ve yanından hiç ayrılmayacakmış gibi düşündüğün arkadaşların sana sırtını dönebilir. (Evet, bu oldu!)
Kimse seninle konuşmak istemeyebilir. Sesini onlara duyuramayabilirsin. (Bu da oldu.)
En sevdiğin yer ya da mekân senin için bı anda yabancılaşabilir. (YAŞANDI)
GÜVENMEKTE ZORLANABİLİRSİN. (Ne yazık ki!)
AMA TÜM BUNLAR YAŞANIRKEN KIYIDA KÖŞEDE OTURUP BEKLEYEMEZSİN.HAYAT SEN BEKLERKEN BAŞINA GELENLERLE DEĞİL, HAREKET ETTİKÇE FARK ETTİKLERİNLE GÜZEL.
Özellikle ortaokul yıllarında kendimizde beğenmediğimiz pek çok şey oluyor: Kulaklarımız, çillerimiz, burnumuz, boyumuz, kilomuz... Takılacak bir sürü nokta! Hele ki birilerinin alanına girdiyseniz bu çekilmez bir sürece neden oluyor. Zorbalık! Kendilerini farklı alanlarda yeterli hisseden ya da bir başkasını basamak olarak görerek ona üstünlük taslayanların arasından sıyrılmak hiç kolay değildi.