Aklı başında hiç kimse, "millî" ve "beşerî" tecrübenin de. ğerli mahsüllerinden, kendi milletinin mahrum kalmasını istemez. Bu sebepten, realist "devlet adamları" ve "aydınlar", bir taraftan “kendi millî klasiklerini" genç nesillere aktarırken, diğer taraftan "yabancı kültür ve medeniyetlerin klasiklerini" de kendi dillerine çevirirler.
Böylece yetişmekte olan nesilleri, "millî şahsiyet temeli" üzerine oturttuktan sonra, onları "Dünya klasikleri" ile tanıştırır ve ufuklarını genişletirler. Böyle bir kültür politikasının faydaları açıktır. Çünkü, bu suretle, hem "milli kültürün" temel değerleri genç nesillere kazandırılır, hem de bu temel değerler, "yabancı kültür ve medeniyet değerleri" ile zenginleştirilmiş olur. Belki de bu tip bir eğitim şekli, genç nesillere "milli kültürü çağdaş seviyede geliştirme" şevk ve iradesini vermede en kestirme yoldur. Eğer, eğitimden maksat, "yabancılaşmadan çağdaşlaşma" ise, böyle bir tutuş zarurîdir.
Aksi halde, genç nesilleri, "millî klasiklerden" mahrum bırakan bir kültür politikası, yabancılaşmalara yol açar. Bunun gibi, genç nesilleri, "Dünya Klasiklerinden" mahrum bırakmak da gelişmenin ve çağdaşlaşmanın yolunu tıkar. Artık, apaçık görülüyor ki, sağlam bir kültür politikası, önce "millî" ve "beşerî" tecrübenin dengesi ile sağlanır, sonra genç nesillere ve halk kitlelerine aktarılması ile gerçekleşir.