İbrahim Refik , bu eserinde Osmanlı Devleti’ nin son dönemlerinden (Sultan Abdülhamid ve sonrası) bazı hüzünlü vakaları aktarıyor. Bu eser benim lisede okuduğum Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı ideolojik tarih kitaplarından daha başka bir perspektif sunuyor; bu nedenle de bu tarz bakış açılarının farkına varmak ve haberdar olmak adına önemli olabilir bu tarz eserleri okumak. Ayrıca araştırmacı bir yandan olmasa da, hissi olarak bazı özel ve güzel örneklerin abartılarak genelleştirdiğini her ne kadar düşünsem de; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin hilafetin merkezi olan bir impatorluk varisi olduğunu unutmadan yaşamanın gerekliliğini bu ve benzeri kitapların güzelce ortaya koyduğunu görmek lazım geldiğine inanıyorum. Ve bizlerin de bu mirasa paydaş olduğunu unutmamak kaydıyla. Yoksa bu sefil ve küçük düşünerek yaşamak bize çok yakışmıyor en kibar ifade ediliş şekliyle.
Eserde görüyoruz ki, Osmanlı Devleti madden en zayıf düştüğü halde bile hilafetin varlığı ile diğer pek çok topluluktan hürmet görmüştür ( Hindistan , Endonezya, Malezya ve hatta diğer uzak doğu ülkelerinden), her ne kadar bize başla türlü öğretilmeye çalışılsa da. Osmanlı Devleti de maalesef bazı zamanlar hilafeti sadece siyasi bir araç olarak kullanmaya çalışsa da; genel olarak halifenin kendi topraklarında olan varlığına uygun davranışları göstermiştir dedelerimiz. Örneğin Japonya topraklarına gönderilmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni aynı zamanda gönül köprülerini tekrar hatırlatmak adına farklı bölgelerde belli sürelerde konaklamıştır ve halifenin topraklarından geldiği için bölge halkı tarafından kutsal görülmüş ve üzerinde namaz kılınarak kutsal bir mescid olarak değerlendirilmiştir. Bu en azından bu neslin torunlarına biraz edepli ol da; geçmişinde neler yaşanmış bunu hatırla ve buna