Köyü, evlerin toprak renkli damlarını, güneşten kavrulmuş hissini veren duvarlarını, oyuncak gibi duran çan kulesini seçebiliyorduk; yeryüzü insanoğlu için özel olarak yaratılmış, mutluluk herkesin erişebileceği bir şey gibi görünüyordu insana.
Oysa o kadar güzeldi ki, Mimozlarin altın sarısı çiçekleri, yuvarlak hatlı portakal ağaçlarının sonsuza kadar uzandığı ıssız ve bakir cennetler... Uzaklarda bir yerde, kırmızı topraktan adeta hançerlenmiş gibi fışkıran masmavi nergislerin ortasında, süt kadar beyaz ve pürüzsüz bir evin aldatıcı serinliği hissediliyordu....
Tanrı dünyayı ve dünyadaki herşeyi yarattı, ama hiçbir şeyin adını koymadı. İncelik gösterip sustu ve evreni varoluşun salt ve çıplak ışığında parlamaya bıraktı. Böylece yığınca adsız şeyi insanın insafına bıraktı ; insanoğlu ise kilin uyuşukluğundan sıyrılır sıyrılmaz çevresinde ne var ne yoksa adlandırmaya başladı. Bu adlar herşeyi bir kil tabakasıyla örttü ve ona gölge vurdu.
Öykü her kılığa girebilir, tersyüz edilebilir, yulaf lapasıyla dolup yoksul bir kişinin şölenine boşalabilir, cazip hale gelsin diye altınla dolabilir ya da dinleyenleri öteki dünyaya kadar yakın edebilir.