Şu Yeryüzünün geçmişine bakıyorum da, arzu ve özlem içindeki milyarlarca siluet asırlar, ülkeler boyu ağır ağır akıp gidiyorlar. Köle bunlar. Ellerini umutsuzca göğe açmışlar, zayıflıktan kaburgaları ince derilerini yırtıp çıkmak üzere, gözleri yaşlarla dolu, feryat etmekten hançereleri kurumuş. Bu tarihte akılsızlık ve kan, zorbalık ve yalan görüyorum, sürekli çiğnedikleri yeminlerini duyuyor, Tanrı'ya dua ederken ağızlarından çıkan her insaf ve merhamet yakarışında, üzerlerine bastıkları toprağı nasıl aşağıladıklarını dinliyorum, Ne kadar öteye bakarsam bakayım, Yerkürenin her kıvrım ve bükümünden alevler, dumanlar yükseliyor; kulağımı ne kadar derinlere verirsem vereyim, her yerden, ardı arkası kesilmeyen figanlar işitiyorum: Yoksa yeryüzünün midesi ağıt yakanlarla mı dolu? Ağzına kadar doldurulmuş kadehler görüyorum, ama hangisine dudağımı dokundursam, sirke ve safra tadı var: Acaba, insanın başka içeceği yok mu? Peki bu, gerçekten de insan mı?