NUR

@BookwormNur·
·
sabitlendi
Bir insanı okuduğu kitaptan yahut gönlünde filizlenen bir fikirden dolayı yargılayan dil, hiçbir toplumun ufkunu genişletemez; böyle bir dil, sadece düşüncenin kanatlarını kırar. Borges’in ‘Fikirler, onları paylaşan zihinlerin özgürlüğü kadar yaşar’ sözü, hakikatin tek sesle değil çoklukla nefes aldığını fısıldar. Oysa kimi zaman bazı zihinler, inandıkları düşüncenin etrafına taş duvarlar örer; fanatizmin soğuk gölgesi büyür ve merakın ateşi sönmeye başlar. Böyle toplumlar, gerçeğe doğru yürümek yerine kendi dar koridorlarında yankılanır durur. Bu yüzden, bizi birbirimizden mahrum eden değil, birbirimize açan bir düşünce iklimine muhtacız.
Reklam
Mütaala günü
Bazi eserleri birlikte okumayı severim. Özellikle de sevdiğim bir düşünür söz konusuysa. Bir yazarı yalnızca anlamaya değil, onunla daha uzun süre vakit geçirmeye çalışırım. Heidegger’i okurken İbrahim Kalın’ın satırlarına uğramak da benim için biraz böyle bir deneyim. Bir düşüncenin başka bir zihin tarafından nasıl karşılandığını görmek, aynı metne farklı bir pencereden yeniden bakabilme imkânı veriyor. Çoğu zaman asıl keyif de burada başlıyor: Aynı düşüncenin farklı yankılarını duymakta. Heidegger’i özellikle seviyorum. Çünkü onun metinlerinde yalnızca felsefî kavramlarla değil, insanın dünyada bulunuşuna dair daha derin bir sorgulamayla karşılaşıyorum. Bu yüzden eserlerini hızlıca bitirilecek kitaplar olarak değil, zaman zaman dönüp yeniden ziyaret edilecek duraklar olarak görüyorum. Bazı sayfalar vardır ki okunup geçilmez; insan onları yanında taşır, gündelik hayatın içine karıştırır ve yıllar sonra bile yeniden düşünür. Heidegger’in şu sözü de belki bu hissi en iyi şekilde özetliyor: “Düşündürten şey, hâlâ düşünmüyor oluşumuzdur.” Belki de iyi kitapların değeri, bize kesin cevaplar vermelerinde değil; zihnimizde uzun süre yaşamaya devam eden sorular bırakmalarındadır. Martin Heidegger Heidegger'in Kulübesine Yolculuk Düşünmek Ne Demektir? İbrahim Kalın
…en dramatik ve en sıklıkla verilen örnek, ll Dünya Savaşı sonundaki kış döneminde Hollanda'da ortaya çıkan açlıktır. Ülkeyi ele geçiren Naziler her cephede geri püskürtülüyordu ve Hollandalılar kendilerini kurtaracak ittifak kuvvetlerine yardım etmeye çalışıyorlardı. Naziler, buna karşı ceza olarak tüm yiyecek nakline el koydular. Bütün bir mevsim buyunca açlığa tutsak düşen Hollandalılar, günde 1000 kaloriden bile az tüketerek, lale soğanları yiyip, hayatta kalmaya çabaladılar ve 16.000 insan açlıktan öldü . Diğer yandan, aç geçirilen bu zorlu kış sürecini, anne karnında tamamlayan fetuslar da içine doğacakları çevrenin kısıtlı imkanları hakkında epey bilgi ile donanmışlardı; yaşam boyu sürecek metabolik programlamaları da elbette buna göre oluştu. Sonuçta yarım yüzyıl sonra, pinti metabolizmalara sahip ve metabolik sendroma karşı yüksek riskli bir kuşak ortaya çıktı. Görünen o ki fetal gelişimin her bir aşamasında , metabolizma ve fizyolojinin farklı yönleri programlanmaktadır. Eğer fetal gelişiminizin ilk üç ayını kıtlık içindeki bir bebek olarak tamamladıysanız, kalp hastalıkları, obezite ve sağlıksız kolesterol profillerine karşı çok daha fazla risk geliştirirsiniz. Ama eğer altı aylık ya da dokuz aylık bir fetüs iken bu kıtlığa girdiyseniz, bu kez de sizi bekleyen büyük tehlike diyabet olacaktır.
Çocukken bir ebeveyniniz öldüyse, hayatınızın geri kalan döneminde major depresyona yakalanma riskiniz artmış demektir. Bana göre bunun nedeni, yaşam doğasına ilişkin derin bir dersin, daha çok küçük yaşlarda öğrenilmiş olmasıdır: Dünya, üzerinde hiç kontrolünüzün olmadığı, korkunç, kötü şeylerin olduğu bir yerdir.
Bence kalbin ihtiyacı olan sessiz bir denge asla fazlası değil
İster yas içinde başımızı duvarlara vurup ağlayalım, ister mutluluktan coşkuyla zıplayıp bağıralım, her ikisi de hasta bir kalp üzerinde aynı miktarda zorlanmaya neden olabilir. Başka bir deyişle, ister bir cinayete yol açacak yoğunlukta bir öfke, ister baş döndürücü bir orgazm olsun, sempatik sistemin kalp damarlan üzerindeki etkisi aynıdır. Birbirine zıt uçlarda olan duygular, fizyolojik olarak şaşırtıcı derecede benzer temellere sahiptirler (Nobel Ödülü sahibi bir yazar ve Yahudi soykırımı kurbanı olan Elie Wiesel'ın, sıklıkla tekrar edilen bir sözü hatırlanacak olursa: "Aşkın zıttı nefret değildir. Aşkın zıttı kayıtsızlıktır."). Kalp-damar sistemi söz konusu olduğunda, tüm öfke ve hazlar, yaşanan zaferler, sevinçler, hayal kırıklıkları, acılar, kayıplar, yaslar hepsi, allostatik dengeyi bozmak için biribirleriyle yarışırlar.
Reklam