Kilise ibadetleri için sabah erken kalktığımda biliyordum ki iyi bir şey yapıyordum, çünkü bedensel rahatımdan, aklımdan kaynaklanan kibrimi kırmak uğruna fedakârlık yapmaktaydım.
Bu hakikat sadece sevgiyle bir araya gelmiş insanlardan oluşan bütün bir cemaate ilham edilebilirdi. Gerçeğe ulaşmak için kişi diğerlerinden ayrılmamalıydı. Ayrılmamak için de kişi kabul etmeyebileceği şeyleri bile sevmeli ve onlara katlanmalıydı.
Her insan yeryüzüne Tanrı'nın iradesiyle gelmiştir. Tanrı da insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki insan kendi ruhunun mahvına ya da kurtuluşuna sebep olabilir. İnsanın hayattaki görevi ruhunu kurtarmaktır ve bunu yapabilmesi için de "dindar" bir hayat sürmesi gerekir. "Dindar" bir hayat sürebilmesi için de hayatın bütün zevklerini terk etmeli, bir işte alın teri dökmeli, alçakgönüllü olmalı, acı çekmeli ve merhametli olmalıdır.
Sadece Tanrı'ya inandığım anlarda yaşamış olduğumu hatırladım. Bu, geçmişte nasılsa bugün de öyleydi. Yaşamak için Tanrı'nın varlığının farkında olmaya ihtiyaç duyuyordum. Onu unutmaya ya da inkâr etmeye çalıştığımda ölüyordum.
Bu canlanma ve ölme de neyin nesi? Tanrı'nın varlığına olan inancımı yitirdiğimde yaşamıyorum. Şayet O'nu bulmaya yönelik içimde bir umut kırıntısı olmasaydı kendimi çoktan öldürmüştüm. Sadece O'nu hissettiğimde ve bulmaya çalıştığımda yaşıyor, gerçekten yaşıyorum. "Daha ne arıyorsun?" diye haykırdı içimdeki bir ses. "Bu O. O, onsuz yaşanılamayandır. Yaşamak ve Tanrı'yı bilmek aynı şeylerdir. Tanrı varoluştur. Tanrı'yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamazsın."