Egemenlik, Hobbes'un anlayışının tersine, daima halktadır, meclis kendisine devredilemez olan, daima halkta olan egemenliği emaneten ve şartlı rızayla, belli sınırları koruma sözüyle ve sınırlı bir görevle yetkilendirilmiş şekilde kullanır. Toplumsal sözleşmeye sadece buna rıza gösteren dahildir. Açıkça riza göstermeyen kimse, toplumsal sözleşmeye dahil olmaya zorlanamaz. Siyasal toplum kurulduktan sonra da kararlar “çoğunluk ilkesine" göre alınır. Eğer en önemli siyasi güç olan yasama gücünü elinde bulunduran ve egemenliği emaneten (devredilmeksizin ve şartlı şekilde) kullanan Meclis ya da yürütme gücünü elinde tutanlar, çıkardıkları yasalarla kişilerin canına, özgürlüklerine ve sahip olduklarına el koyarlarsa, bu durum doğal hakları ihlâl edeceğinden, o durumda siyasi otorite kendisinin kuruluş sebebine, yani kendi meşruiyetinin temeline aykırı hareket etmiş olur. Bu durumda egemenlik hep kendisinde olan halk ya da hakları gasp edilmiş olanlar, baştan şartlı, yani doğal haklarının garanti altına alınması şartıyla, vermiş oldukları rızayı geri çekerler ve “direnme hakkı ya da devrim hakkı” doğar. Siyasi toplum kurulmadan doğal cemiyetlerde yaşayabilen ve doğal haklarını kendi kendilerine koruma, savunma yetisi olan insanlar, eğer siyasi toplumun imkânları kullanılarak haklarının ihlâl edildiğine şahit olurlarsa bu durum, doğal cemiyette çoğu zaman barış içinde ama kendini savunma zorunluluğuyla yaşama halinden de kötü bir “savaş", “köleliğe zorlanma” durumudur. Bu yüzden kabul edilemez. Locke kitabının son bölümünü, neden “direnme/devrim hakkı" dediği hakkın kullanımının halk tarafından istismar edilemeyeceğini anlatarak, olası eleştirilere cevap vermekle geçirir. Ona göre bu hak istismar edilmez, çünkü halk kitlele ri çok zulme uğramadıkça zaten ayağa kalkmaz, zaten