“İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize.Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız.Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan.Zevk duyuyoruz bundan.Çok yakın gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”
Evet baylar, dinlemek isteniz de, istemeseniz de, neden bir böcek olamadığımı anlatmak istiyorum size.
Önce gurur duyarak söylemeliyim ki böcek olmayı birçok kez istedim.Fazla bilinçli olmak bir hastalıktır.Gerçek tam bir hastalık.Sıradan bir bilinç insanın yaşamı için fazlasıyla yeterlidir.
Yani şu şanssız on dokuzuncu yüzyılın gelişmiş insanına gerekli olan bilincin yarısı, dörtte biri bile yeterlidir.
“Bu ülkede temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı.Zenginin kapısı fakire açık gurbet yolları sonunda bir sıcak yurda ulaşacaktı.Orada bütün kadınlar ana,bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı.”
Rabia, Vehbi Dede ve Peregrini arasındaki ilişki, Sinekli Bakkal içinde aslında tek bir gerçeğin üç farklı yüzünü gösterir: inanç, akıl ve dönüşüm. Rabia, kökleri gelenekte olan ama iç dünyasında sürekli olgunlaşan bir bilinçtir; Vehbi Dede, bu bilincin manevî derinliğini, sabır ve hoşgörüyle şekillendiren bir rehber gibidir; Peregrini ise Batı aklını, sorgulamayı ve estetik duyarlılığı temsil eder. Bu üç figür bir araya geldiğinde, çatışma yerine bir denge doğar: Rabia’nın kalbi Vehbi Dede ile anlam bulur, Peregrini ile de düşünce ufkunu genişletir. Böylece roman, sadece bireysel bir hikâye değil, Doğu ile Batı’nın aynı insanda nasıl uzlaşabileceğine dair felsefi bir arayışa dönüş
söz:
“Neriman, iki dünya arasında kaldıkça kendinden biraz daha uzaklaşıyordu.İnsan bazen değiştirmek istediği hayata değil, kaybetmekten korktuğu kendine ağlar.”