Allah'ın evi ikidir. Biri Kâbe, diğeri kalp. İlki mecazi, ikincisi hakiki olduğundan en azından ilki kadar ikincisine de hürmet etmek ve ihtimam göstermek icap eder. O halde Gönül yıkmak Kâbe'ye saygısızlık gibidir. İnsan kalbine saygısızlık arşa saygısızlığa benzer zira kalp Allah'ın nazargahıdır. Yunus'un dediği gibi:
Ak sakallı bir koca, hiç bilemez ki hal nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise
Şayet İslâm âleminde tebaa hükümdara, müridler şeyhlere, mollalar müderrislere, memurlar amirlere "Efendi" ve "Mevla" demiş; onlar da bunlara "kullarım" ve "bendelerim" diye hitap etmiş; fakirler zenginlere uşak ve zayıflar mütegallibeye köle olmuşsa, bu durum İslâm'ın gereği gibi anlaşılmamış ve uygulanmamış, ezmek kadar ezilmenin de haram olduğunun yeterince idrak edilmemiş olmasındandır.
Mesela ilerde bu manada olmak üzere Allah'a imanın ve namaz kılmanın hikmet ve faydalarından bahsedilecektir. Bunu bir misalle izah edelim: Oruç tutmanın herkesçe malum olan birtakım ferdi, içtimai, bedenî, sıhhi ve terbiyevi faydaları bulunduğu muhakkaktır. Fakat farz kılınışının illeti bu faydalar değildir. Esas ve ilk maksat, tahakküm ve taabbüddür. Sözü edilen hususlar ise orucun yan faydalarıdır. Onun için bu faydalar başka surette temin edilse artık oruç tutmaya ihtiyaç yoktur, denemez. Çünkü oruç tutmanın ilk ve ana gayesi tahakküm ve taabbüd, yani kayıtsız ve şartsız olarak kulluk vazifesini ve borcunu ifa etmektir.
Orucun talî derecedeki ve yan faydaları başka surette elde edilmiştir, diye temel gayeden vazgeçilmez. Halbuki mesela müellefe-i kulûba beytülmâlden maaş verilmesinin esas maksadı bunların kalplerini yeni dine ısındırarak kendilerini İslâm'a kazanmak oldu-ğundan, bu esas gayenin hasıl olduğuna kanaat getiren Hz. Ömer, Allah'ın emriyle Hz. Peygamber tarafından bağlanan maaşları kesmişti. Belli kişilere bu maksatla tahsisat bağlanması taabbüdî değil, ta'l'îlî bir hüküm olduğundan zamana ve şartlara bağlı olarak değişmişti.
Dinî hitab ve hükümlerin değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında "ta'lil" ve "taabbüd" kavramları son derece önemlidir. Bu iki kavram etrafında bir hayli ihtilaflar vukua gelmiş ve faydalı tartışmalar cereyan etmiştir. Meselemize açıklık getirmek için bu iki terimden neyin kast edildiğini kısaca izah edelim.
Allah ve Resûlü bir şeye inanılmasını ve bir şeyin yapılmasını emr veya nehy ederse, bu emrin veya nehyin acaba birtakım illetleri, sebepleri, faydaları ve hikmetleri var mıdır, şeriat koyucusu bir şeyi emr, diğer bir şeyi yasak kılarken birtakım maksat ve maslahatlara göre mi hareket etmektedir? Hüküm getirip mükellefleri mesul tutarken bu gibi hususları ve esasları mı nazarı itibara almaktadır? Eğer şeriat koyucusu böyle hareket ediyorsa, naslar "muallel", dinî hitap ve hükümler "ta'lîlî"dir demektir. Naslarda ve hükümlerde aslolan ta'lîldir, kanaatinde olanların anlatmak istedikleri husus budur. Bunların fikrine göre itikadi, ameli ve ahlâkî bütün dinî hükümler ve hitaplar birtakım illetlere, maslahatlara ve hikmetlere rabtedilmiştir. Bu illetlerin bir kısmı apaçıktır. Bir kısmı düşünme ve taşınma neticesinde bilinecek şekilde kapalıdır. Bir kısmı da ilim ve fennin ilerlemesi neticesinde peyderpey ileriki nesiller tarafından bilinecek ama şimdiki nesil tarafından tam olarak kavranamayacak derecede gizli ve örtülüdür. Kıyas ve ictihad da bizce malum olan illetlere ve maksatlara istinaden yapılır. "Zaman, mekân, vasat ve şartların değişmesiyle hükümlerin de değişmesinin sebebi budur. Kısaca bu telâkkiyi benimseyenler bütün dinî hitap ve hükümlerde illet, maksat ve hikmet ararlar. Bu illet, maksat ve hikmetler olmasa dini hitap ve hükümlerin abes, lüzumsuz, fuzuli, keyfi ve gelişigüzel olması icab eder. Bu ise Hakim olan Allah'ın hikmetine sığmaz, derler. İnsan,