“İnsan Türk olur da nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?”
Bu, Yaban’ın başkahramanı yedek subay Ahmet Celal’in, Anadolu köylülerinden birine yönelttiği sarsıcı bir sorudur.
Ancak karşısındaki gerçek acıdır: Anadolu insanı o yıllarda ne Türk olduğunun bilincindedir ne de olup biteni kavrayabilecek bir durugörüye sahiptir.
Millî şuurdan uzak, kendini yalnızca dini kimliğiyle tanımlayan; fakat dinin özünden de bihaber bir halk…
“Avrupa” denilen kraliçenin aslında Müslüman olduğuna, padişah ve halifeyle birlikte hareket ettiğine inandırılmıştır.
Düşman uçakları köyün üzerinden geçerken kargalar ürktü ekinler zarar görmüyor diye sevinilir. Kitap okumak kimi zaman, büyücülükle eş tutulur. Kurtuluş fikri isyan sayılır; teslimiyet, din adamlarının yönlendirmesiyle erdem gibi sunulur.
Bozkırın ortasında, uyanmamış bir millî şuurla kavga eden yalnız bir aydın Ahmet Celalin çaresizliği, öfkesi onu yapayalnız bir “yaban”a dönüştürür.
Romanın kalbinde yankılanan o sert itiraf her şeyi özetler:
“Bunun nedeni Türk aydını, gene sensin.Anadolu insanının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatmadın.
Bir vücudu vardı, beslemedin.
Onu cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. Şimdi ise ne ektin ki, ne biçeceksin?”
Yaban, şu gerçekle insanı baş başa bırakır:
Cumhuriyet,
ne kolay doğdu ne de kendiliğinden.
Tam da bu enkazın içinden yükseldi;
bilene minnet, bilmeyene sorumluluk bırakarak.