Sarı Yüz, edebiyat dünyasını arka planına alan güçlü bir sektör eleştirisi.
Merkezinde ise insan doğasında sessizce yer eden bir duygu var: haset
Roman; ihtiras, kıskançlık, dışlayıcılık ve ırkçılık gibi başlıkları görünür kılarken, asıl şu soruyu sorduruyor:
İnsanın kendi özgün kimliğini ortaya koymasının önündeki engel dış koşullar mı, yoksa içimizde büyüyen haset mi?
Sarı Yüz, hasedin yalnızca bireysel bir zaaf olmadığını; insanı otantik benliğinden uzaklaştıran, üretimi ve samimiyeti gölgeleyen güçlü bir engel olduğunu gösteriyor. Yalanın nasıl başka yalanları doğurduğunu ve bunun insana huzur vermediğini de başrolün bitmeyen huzursuzluğu üzerinden hissettiriyor.
Haset çoğu zaman açıkça ortaya çıkmaz; bir bahane, bir gerekçe, masum görünen bir savunma biçimiyle kendini gizler. İnsanın kendi özgün benliğini ortaya koyamamasının yarattığı boşluk, suçu dışarıda aramayı kolaylaştırır. Tıpkı başkarakterimiz June’un, arkadaşının başarısını onun Asyalı olmasına
indirgemesi gibi.
Carl Jung’un da işaret ettiği gibi, insan yüzleşmediği gölgesini başkalarında görür.
Haset belki de en çok, yaşayamadığımız benliğin sessiz bir dışavurumudur.
İnsan, ortaya koyamadığı benliğin acısını neden çoğu zaman başkalarının başarılarından çıkarır?