Hepimiz birer kazazedeyiz aslında. Kazara düştük adına dünya denen bu gayya kuyusuna..
Denizlerden kopup gelmiş bir denizcinin denizlerden iki bin metre yükseklikteki bir dağ köyünde öğretmenlik yaparken yaşadıklarına, hissettiklerine tanık oluyoruz romanda..
Ferit Edgü ile tanışma eserim. İyi ki de bu kitapla başladım diyorum.
Bendeniz de altı senelik şark görevimin üç senesini güzel yurdumuzun Doğu illerinden birinde öğretmenliğimi icra ettiğimden çok fazla benzer şeyler buldum kendi yaşantıma dair kitapta doğal olarak. Evet evet oralar sanki ayrı bir dünya. Hiç bir abartı yok kitapta. Gidip görmeyen yaşamayan bunu anlayamaz. O yüzden orada yaşadığım hiç bir şeyi anlatmam etrafımdaki kişilere. Kime, neyi anlatabilir ki zaten insan?
Şöyle diyor syf:235 te” Bazı gerçeklerin, bazı gerçekleri unutturduğunu gördüm burda. “
Tam olarak bu. İyi okuyun bu cümleyi.
Kitabın ön ve sonsözünde şöyle diyor yazarımız:
“Bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
Çünkü anlamak ortak bir dil gerektirir.
Ortak dil ise,
Ortak yaşam/ ortak bilgi / ortak birikim/ortak düş
Kimi yerde, ortak DÜŞÜŞ demektir.
Ortak değilse bile, yakın/ benzer gibi.”
Evet tam olarak bunlardan ötürü tam içimde bir yerlerde hissettim işte. “ Donan gözyaşının fotoğrafını çektim.” Diyor mesela. Evet insanın sıfırın altında kırk derecede gözyaşının donmasını da bilirim çünkü. Öğretirken çok şey de öğrendim çünkü ben de. Çünkü ben de nerde hukuk,nerde adalet dedim çoğu kez. Çünkü ben de ayrılırken öğrencilerimin gözlerine bakamadım...Ah daha neler neler yazardım. Gerisi bende kalsın.
Öğretmenler okuyun, bana yabancı olanı arıyorum ben diyorsan da yolun açık olsun...
“Biliyor musun bu yaşadıklarımız bana gerçek değilmiş gibi geliyor.”
“Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir diye cevap verdi...”