“Milletimin saflığı, temizliği neticesinde kendisine söylenenlere hemen inanmasının getireceği mağduriyetleri görememesi ne kadar acı…”
Çünkü ben hiçbir zaman bu insanları kötü niyetli görmedim. Daha çok eğitimsiz bırakılmış, kolay yönlendirilebilir hâle getirilmiş, tarih romantizmiyle büyütülmüş insanlar olarak gördüm.
Yıllarca okullarda bize anlatılan şanlı tarih hikâyeleriyle büyüdük. Kahraman özlemiyle yaşadık. Belki de bu yüzden Necip Fazıl’ın dediği gibi zaman zaman sahte kahramanların peşinden sürüklendik. İnsan kahraman aramaya alışınca bazen hakikati değil, kendisini heyecanlandıracak sesi takip ediyor.
Ama mesele sadece toplum da değil. İnsan dediğimiz varlık korkularıyla yaşıyor. Menfaat, rahata düşkünlük, konumunu kaybetme korkusu, eş ve çocuk sevgisi… Bunlar insanı bazen hiç istemediği yerlere savurabiliyor. Kimi zaman insan doğru olduğunu bildiği şeyi bile savunamıyor. Çünkü kaybetmekten korkuyor.
Gerçekten de kolay değil. Çünkü mesele sadece siyasî değil. Bir zihniyet meselesi. Düşünceler tadil edilecek, gerçekler anlatılacak, algılar yıkılacak, kul hakkı yeniden izah edilecek, cehalet yenilecek, fakirlikten kurtuluş yolları gösterilecek… Bütün bunlar için kaç yıl çalışmak gerekir?
Bugün hâlâ bu sorunun kesin bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü toplumların tamiri bina tamirine benzemiyor. Kırılmış bir insanı onarmak zor… Ama kırılmış bir nesli onarmak çok daha zor.
Peki, onarım nasıl olacak?
Sonucun hemen alınmayacağını bilmek ama yine de vazgeçmemek… Bir gün her şey düzelecek romantizmiyle değil; hakikatin kendisiyle ama hakikatin yükünü taşımanın zor olduğunu kabul ederek…