İbrahim Canik

Cevdet Paşa Mecelle Layihası’nda “hakimlerin artık vicdanlarına göre değil kanuna göre karar vereceklerini” yazmıştı. Anayasa hukukunda Montesquieu neyse, ceza hukukunda Beccaria odur. Beccaria’nın 262 sene önce felsefi planda açtığı çığırdan, bugün bütün anayasalarda ve bizim anayasamızda şu hüküm vardır: “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” (Madde 38) Yani devlet başkanı, bakan, vali, kumandan, partici, nüfuzlu kişi hakime müdahale edemeyeceği gibi, hakim de göze girmek için veya ideoloji gayretiyle kanunun öngörmediği bir cezayı veremez, kitabına uyduramaz. Siz ölçün artık ne ölçüde “hukuk devleti” olduğumuzu ve olmadığımızı. TAHA AKYOL KARAR 22 MAYIS 2026
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Anayasa ve Demokrasi
Anayasaların birincil ve asli görevi yürütmenin gücünü sınırlandırmaktır!  1215 Magna Carta’dan bu yana siyaset kuramının en temel meselesi iktidarların gücünün sınırlandırılması olmuştur. İyi kral yaklaşımı da denen, karar alıcı figürün erdemli olması olasılığı üzerine inşa edilen devlet konseptinde kalıcı ve kurumsal iyi yönetim olmaz. Bir kral veya padişah iyi olabilir, kurallara riayet eder veya erdemli davranır, ama bu ondan sonra geleceklerin de kendi inisiyatifleriyle iyi olacakları anlamına gelmez. Gücün denetimi gerekliliği açmazdan doğdu. Monarkın mutlak gücü onu yasa üstü olarak konumlandırır. Meşruti sistem anayasal bir mimari oluşturarak monarkı da yasalara tabi kılar. Bu da ister istemez hukukun monarktan daha güçlü olmasını gerektirir. Hukuk bu yüzden siyasi karar alıcıların iktidarından daha güçlü olmak zorundadır. Hukukun üstünlüğü sadece bir kelime oyunu veya kulağa hoş gelen bir ideal değil, iyi yönetimin ve hesap verebilirliğin bizzat ön koşuludur.  Modern devlet kuramının temeli gücü sınırlandırılmış iktidardır. Demokrasinin de temeli budur.  Demokrasinin olmazsa olmazı olan çoğulculuk – insanların birbirinden farklı düşünme özgürlüğü – ancak belirli koşullarda var olabiliyor. Bu koşulların temelini hukuk devleti oluşturur. Onun da zemini güçler ayrılığı ve yargı erkinin üstünlüğüdür. Demokrasilerde son sözü yargı söyler. Yargının gücünü yürütmeye kaptırdığı siyasal sistemlerde demokrasi ve çoğulculuk olamaz. Bu tür ülkelerde devlet bir baskı aracıdır ve çürümenin devamına hizmet eden bir paravandır. Size her şeyin yolunda olduğunu söylerlerken kapalı kapılar ardında hem vergi paralarınızı gasp ederler, hem de hak ve hukukunuzu.  Dolayısıyla siyasal tercihlerin ve politikaların sınırı anayasa ve hukuktur.  Hukuktan kopuş bir siyasal iktidarı
Duygu ve Düşünce
DURUP DÜŞÜNMEK İÇİN DAHA SIK MOLA VERMEYE İHTİYACIMIZ VAR GİBİ
İnsan karamsar olduğu bir dönemde olaylara daha sert bakabiliyor. Yorgunken, kırgınken, zihni bulanıkken… O anda dünyadaki bütün kapılar kapalıymış gibi geliyor. Hâlbuki belki de bin kapıdan sadece ikisi kapalı. Modern kültür bunu daha da büyütüyor. Çünkü çağımız kusur avcılığını besliyor. Sürekli eksiklikler gösteriliyor bize. Sürekli daha iyisi, daha güzeli, daha başarılısı pompalanıyor. Böyle olunca insanın gözü nimeti görmez hâle geliyor. Şükür duygusu zayıflıyor. Hâlbuki şükür sadece “Elhamdülillah.” demek değildir. Şükür biraz da iyiyi görebilme kabiliyetidir. Galiba insanın en büyük problemlerinden biri, hayata bakarken kullandığı gözlüğün kirlendiğini fark edememesi… Kırgınlıklar, korkular, sosyal medya, manipülasyonlar, travmalar… Hepsi o gözlüğün üzerine ince bir tabaka bırakıyor. Sonra insan artık dünyayı olduğu gibi değil, kirlenmiş camın arkasından görmeye başlıyor. Belki de maneviyatın önemli taraflarından biri burada ortaya çıkıyor. Namaz, dua, tefekkür, Kur’an… Bunların hepsi biraz da insanın gözlüğünü temizliyor. İnsan yeniden yavaşlıyor. Yeniden düşünmeye başlıyor. Yeniden bütünü görmeye çalışıyor.
Hayata Dair
Ben bu dirilerle konuşmayı beceremedim Ahmettt... GASSAL 3.Sezon 2.Bölüm
Alıntı
ÖLMEDEN ÖNCE ÇÜRÜMEK
Ve en korkunç olanı ise toplumun çürümeye artık alışmış olması!  Ne muhteşem yazmış Shakespeare Hamlet’te. Sahnenin en karanlık anı; Elsinore kalesinin soğuk surlarında, nöbetçi asker Marcellus gelir ve repliği patlatır: “Kokuşmuş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda.”  Totaliter rejimlerin ayakları altında ezilen toplum içten içe çürür ve nihayetinde ortalığa korkunç kokular yayılır. Acı olan şudur ki toplum bir süre sonra bu kokuya o kadar alışır ki çürümüşlük artık fark edilmez bile olur. Çürüme her zaman saraydan başlar. Saray çürüdüğünde önce kendi duvarlarına bulaşır, sonra koridorlarına, sonra protokol salonlarına ve nihayet bahçesinin ötesine, kentin sokaklarına, köylünün sofrasına kadar siner. Shakespeare bu sıralamayı dört yüz yıl önce kurmuş.  Hamlet’te krallık çürür çünkü Claudius öz kardeşini öldürmüş ve cezasız kalmıştır.  Polonius’un cesedi Hamlet’in odasında kalır ve sahnede kötü bir koku yayılır.  Otoriter rejimler yalnız baskıyla yaşamaz. Hakikati parçalayarak ayakta dururlar. Bir ülkede gerçekler söylenemez hale geldiğinde, orada yalnız ifade özgürlüğü değil gerçeklik duygusu da çöker. İnsanlar artık doğru ile yalanı ayırt edemediğinde, devletin söylediği şey neyse o doğru olur. Bu, totalitarizmin en derin tanımlarından biridir. Hannah Arendt totaliter rejimlerin gerçekliği ortadan kaldırmak için ne kadar büyük bir enerji harcadığını anlatırken bunu söylüyordu. Yalan, yalan üstüne kurulduğunda toplumsal hafıza silinir. Gerçeği söyleyen suçlu, yalanı söyleyen ise devlet katında iltifat görüyor. Orwell’in 1984 romanında Gerçek Bakanlığı bütün gerçekleri yalanlarla değiştiriyordu. Hamlet’te herkes birbirini izler. Saraylılar kralın huzurunda farklı, perdenin arkasında farklı konuşurlar. Polonius oğlu Laertes için casus tutar. Ophelia bir tuzak
Edebiyat