Bu defa önceden hazırladığım bir kitabı verdim. İçine küçük bir kağıt koymuş, "Hep seni düşünüyorum" diye yazmıştım. Kitabı geri getirdiğinde baktım benim verdiğim kağıda, o cümlenin altına "Ben de seni" diye yazmış.
Bu iki kelime boğulmakta olan ruhuma bir hayat öpücüğü kondurmuştu sanki.
Baktım küpe çiçeği tomurcuklarını patlatıvermiş. Saka kuşu sevinçle sıçrayıp ötüyor. Ulan kuş sen hep böyle öter miydin be. Fırlayıp dükkanı dört dönmeye başladım. Rafların, tezgahın tozunu aldım; her yanları silip pırıl pırıl yaptım. Çiçeğe su, kuşa yem verdim. Dükkanın önüne çıktım. Baktım ta uzakta, karşı kaldırımın köşesinde, bankanın önünde bir boyacı çocuk. Bağırdım, elimle kolumla çağırdım. Ağzım sevinç ile kulaklarıma varıyor; gören de cennetten haber gelmiş sanacak.
— Manifaturacı Hacı Hilmi Efendi’nin kızı dedi Sevim Hanım. Kız susuyor, mahcup gülümsüyor. Ben de gülümsedim, şirin şirin konuştum:
— Memnun oldum, kitaba meraklısınız galiba?
Sevim araya girdi. Aramızı mı yapıyor nedir?
— Çok okur, bildiğin gibi değil, gecede bir kitap devirdiğini biliyorum.
işte konuştu, billur sürahiden su döküldü:
—Abartıyorsun Sevim abla.
İnsan yaradılışı tam bir eşitliğe razı olamaz. Ufak tefek imtiyazların teşvikine de muhtaçtır. Diyebilirim ki bizzat iyilik dahi, ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir.
"Her şey zıddıyla maruf ve mümkündür."
Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.