İkinci kurala geliyoruz: Sınırlı akla/zekaya sahip kimselerle tartışmamalıyız. Buradan geriye bir tartışmaya girebileceğimiz çok sayıda kimse kalmadığını zaten görebiliriz.
Bir başkasını sıkı sıkıya tutunduğu bir yanlışla çatışan bir doğruya ikna etmek için riayet edilmesi gereken ilk kural kolay ve doğal bir kuraldır, yani: önce mukaddem (öncüller) gelsin, istidlal (vargı) onu takip etsin.
Ancak bu kurala nadiren riayet edilir, hatta tersine çevrilir; çünkü heveskarlık, acelecilik ve dogmatik güven bizi sonuç yahut istidlali onun tam karşısındaki yanlışa bağlı olan kimsenin yüzüne gürültüyle patırtıyla ilan etmeye sevk eder. Bu onu kolayca çekingen ve ihtiyatlı hale getirir, ardından da bunların hangi sonucu getireceğini bildiğinden bir temellendirmenin dayanağı olarak ileri sürülen bütün esas/delil ve öncüllere kararlı biçimde karşı çıkar.
Bu yüzden ulaşılmak istenen sonuç bütünüyle gizlenmeli ve sadece ona varmak için gerekli olan temellendirmenin öncül ve illetleri açık seçik, tam ve her açıdan verilmelidir. Hatta eğer mümkünse bu sonucu açık açık dile getirmekten dahi kaçınmalıyız. O dinleyicilerin aklında zorunlu ve mantıki olarak kendiliğinden belirecektir ve onların içinde oluşan kanaat böylece çok daha samimi olacaktır; ayrıca ona utanç hissi yerine öz saygı eşlik edecek.
Kalabalıklar "hakiki olanı sahtesinden, sapı samandan, altını bakırdan ayırt etmeyi bilmezler. Sıradan ile nadir rastlanır kafa arasındaki geniş uçurumu görmezler. "Dolayısıyla çoğunluk iyiyi kötüden ayırıp görüş beyan edecek durumda olan azınlığın otoritesine boyun eğer, bu bakımdan "herkesin hemen kendi üzerlerindekinin üstünlüğünü tanıyacak ve onların önderliğini takip edecek kadar kendine ait yargı gücü vardır."
İnsanlara dilediğiniz kadar kötü davranın, isterseniz milyonlarcasını katledin yahut onları hiç durmaksızın istila edin, eğer yeterli derecede itibarınız ve onu koruyacak kabiliyetiniz varsa size her şey mubahtır.