İnsanın hem kendisiyle hem de çağının kasvetli akıntılarıyla mücadelesini anlatan destansı bir romanın kalbidir. İlk ciltte Don Nehri kıyısındaki Kazak köyünün dingin, geleneksel hayatını tanımıştık; bu ikinci ciltte ise o dinginliğin altındaki sarsıntı artık dayanılmaz bir güce dönüşür. Savaşın, devrimin ve ihanetin sesleri bu kez daha yakından, daha derinden gelir. Şolohov’un kalemiyle Don’un suları artık durgun değil, kanla ve acıyla bulanmıştır.
Romanın merkezinde yine Grigory Melekhov vardır, ama artık o ilk ciltteki genç, öfkeli, kararsız adam değildir. Savaş, aşk, pişmanlık ve yalnızlık onu başka birine dönüştürmüştür. Grigory, kaderin ellerinde bir asker, bir baba, bir âşık ve bir sürgündür. Onun içinde bir ülkenin bütün çatışmaları yankılanır: sadakatle özgürlük, gelenekle değişim, sevgiyle görev arasında gidip gelen bir ruh. Aksinya’ya duyduğu yasak aşk hâlâ içinde bir ateş gibi yanar; ama artık o ateşin ısıtmaktan çok yaktığını bilir. Aşk bu ciltte güzelliğini kaybetmez, ama artık yıkımın da adı olur.
Şolohov, insanın iç dünyasını anlatırken savaşın dışsal cehennemini de bütün çıplaklığıyla gösterir. Grigory cephede, ölümler ve ihanetler arasında kalırken, köyde hayat bambaşka bir yönde değişmektedir. Don kıyısındaki insanlar artık aynı inançları paylaşmaz; kardeş kardeşe, komşu komşuya düşman olur. “Durgun Don – Cilt 2” işte bu parçalanmanın romanıdır. Yalnızca bir adamın değil, bir halkın ruhunun dağılmasını anlatır.
Doğanın dili bu romanda yeniden büyüleyicidir. Don Nehri, insan gibi nefes alır; bazen sessiz, bazen hiddetlidir. Nehir, sanki bütün yaşananların tanığıdır sevdanın da, ölümün de, ihanetin de. Şolohov, manzaraları betimlerken bir tablo değil, bir ruh hâli çizer. Don’un sabah sisi, tarlaların kokusu, atların soluğu… Her şey insana, toprağa