Bir grup çocuk yerine, bir toplum ya da bir ülke düşün. Başta herkesin ortak amacı var: güvenlik, düzen, birlikte yaşamak. Ama zamanla iktidar hırsı, çıkar çatışmaları ve korkular öne çıkıyor. İnsanlar, gerçeği aramaktan çok güçlü olanın peşinden gitmeye başlıyor.
Medyada, siyasette ya da sosyal hayatta “korkular” büyütülüyor ve insanlar bu korkuların etrafında birleşiyor. Böylece akıl, vicdan ve adalet geri plana itiliyor.
Eğer demokrasiyi, adaleti ve insanlığımızı korumazsak; toplum da çocukların adadaki hali gibi hızla kutuplaşır, barbarlaşır ve korkuların esiri olur.
“İnsanlığımızı kaybetmek; güce taptığımızda, vicdanı susturduğumuzda ve başkasının acısına kör olduğumuzda başlar.”
İnsanların içindeki karanlık yönler, kaos ve belirsizlik ortamında daha kolay ortaya çıkar. Kurallar ve adalet zayıfladığında, insanlar kendi çıkarlarını öne koyar. Korku, mantığı bastırıp duygularla hareket etmeye yönlendirir. Rekabet ve bencillik ön plana çıkar, dayanışma geri planda kalır. Topluluk psikolojisiyle bireysel sorumluluk azalır ve sürüye uyan kitleler kolayca şiddet ve baskıyı benimseyebilir. Son olarak, güç hırsı devreye girdiğinde otoriterleşme ve baskı neredeyse kaçınılmaz olur.