Bu üzüntü dünyasında kim vardir ki bir gece yalniz kalsın, bir endişeden dolayi uykusunu kaybetsin de o durumda cihanı, nefsini, hareketlerini, geçmişte yaptıklarını düşündüğünde milletimizin en büyük edibi, en büyük bilgesi olan bir kísiyi muhatap alarak "Heyhat!.. Sözün tamamen doğruymuş. 'Aleme geldigime ben de pisman oldum’“ demesin!
İlk kitabı kulüple beraber okuduktan sonra “ağa öldü, Hatice öldü” acaba sonraki kitaplarda olaylar nasıl şekillenecek diye fikirler atılmıştı ortaya. Ben de devamını merak ettim fazla ara vermeden ikinci kitabı da okudum.
Başlangıçta Çukurova, köyleri ve dağlarıyla beraber oldukça detaylı bir şekilde betimlenerek aktarılmış. Lakin bu kısım gerçekten çok detaylı ki gözümde canlandırırken zorlandım. Devamında kahramanımızın yolculuğu yine dağlarda kaçmakla devam ediyor. Bu noktada birçok yan karakterle de sık sık karşılaşıyoruz. Bu açıdan bir zenginlik var ve hepsi de olay örgüsüne başarılı bir şekilde yerleştirilmiş. Bir kopma yok yani. Gel gelelim asıl probleme. Kurgu gereksiz çok uzun. Karşımıza çıkan bir karakterin başına ne geleceğini birkaç cümlede anlıyorsunuz. Burada Yobazoğlu Hasan'ın hikayesi çok zorlama olmuş. Spoiler olmasın, detay yazmayacağım.
Genel olarak Derebeylik düzeni, insanların bu düzende nasıl yaşamaya çalıştığı, Devlet-ağalar-halk üçgenindeki adaletsizlikleri, halkın zor zamanlarda vereceği/ vermekten koktuğu tepkiyi toplumsal bakışla önümüze koymuş. Halk dilini üslup açısından gayet başarılı bir şekilde yansıttığını da hissediyoruz. Aynı şekilde yaşadığı bölgenin kültürünü ve insanını çok iyi gözlemlediğini de zengin bir anlatım içinde görebiliyoruz.
Bütün bu başarılı kısımlara rağmen kurgunun uzun olması sonraki kitaplarda da aynı döngünün devam edeceğini gösteriyor. O açıdan bakıldığında merak uyandırmıyor. Evet üçüncü, dördüncü kitapları da okuyacağım ama hemen okuyayım gibi bir his oluşturmadı.