Şimdi biliyorum ki ben o zaman sarhoştum. Kanımda her şey, atlıkarıncaların çanının gümbürtüsü, erkeklerin el attığı kadınların hafif haz kahkahaları, müziğin karmaşası, eteklerine uçuşması, hepsi birbirine karışmış çılgın gibi akıyordu. En küçük ses bile içime saplanıyor, sonra bir kez daha burkularak şakaklarımda zonkluyordu; her dokunuşu, her bakışı olağanüstü bir hassasiyetle sinir uçlarımda hissediyordum (deniz tutmasında olduğu gibi),ama bunların hepsi baş döndürücü bir bağlantı içinde oluyordu. İçine düşmüş bulunduğum durumun karmaşıklığını sözcüklerle ifade etmem olanaksız, ama belki de bunu en iyi bir benzetmeyle anlatabilirim: Gürültüyle, duygularla seslerle aşırı dolmuş olduğumu söylerken, bir an sonra aksını kırabilecek bir basınçtan kurtulmak için tüm çarklarıyla delicisine dönen bir makine gibi aşırı ısınmış olduğumu kastediyorum. Kızışmış kanım parmak uçlarımda atıyor, şakaklarımda zonkluyor, boğazımı sıkıyor, alnımı zorluyordu - yıllar süre duygusal uyuşukluktan sonra bir anda beni kül eden bir ateşe yakalanmıştım. Şimdi kendimi açmam, kendi içimden fırlayıp çıkmam, bir sözcükle, bir bakışla kendimi anlatmam, dışıma taşmam, kendimi elden çıkarmam, teslim etmem, basitleştirmem, çözmem gerektiğini hissediyordum - suskunluğun, beni bu sıcak, akışkan, canlı unsurdan ayıran sert kabuğundan kurtarmalıydım kendimi bir şekilde. Saatlerden beri hiç konuşmamış, kimsenin elini sıkmamış, kimsenin anlayışlı ve soran bakışlarıyla karşılaşmamıştım ve şimdi yaşadıklarımın akını altında uyarılmışlık hissi suskunluğun karşısında büyüyordu. Denizde susuzluktan ölen biri gibiydim. Bir yandan da bu eziyetin her an arttığını, sağımda solumda her an yabancı bir şeylerin birbirine dokunarak birleştiğini, cıva küreciklerinin oyun oynarcasına bir araya geldiklerini görüyordum.