Protestan İngiltere'nin kolonileştirdiği Kuzey Amerika neden gelişti, Katolik İspanya ve Portekiz'in kolonileştirdiği Güney Amerika ise gelişmemiş kalarak sürekli darbeler ve ekonomik krizlerle boğuşup hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü alanlarında geri kalmaya devam etti? Bu iki kardeş kıtanın farklı gelişme göstermesinin sebebi yalnızca dini inanç mıydı, yoksa İngiliz kültüründe baskın olan diğer felsefi fikirler miydi?
Bu, tarihçiler ve sosyal bilimciler arasında önemli tartışmalara yol açan ilginç bir sorudur. Gerçekte durum, dinin de bir rol oynadığına rağmen, Protestanlar ve Katolikler arasındaki basit bir çatışmadan çok daha karmaşıktır.
Dini Açıklama ve Sınırları
Max Weber, Protestan ahlakının, özellikle de iş ve servetin lütfun işaretleri olduğu şeklindeki Kalvinist fikirlerin kapitalist gelişmeyi teşvik ettiğini savunmuştur. Bazı akademisyenler bunu sömürge bağlamına genişleterek, Protestanların okuryazarlığa (İncil'i okumak için) ve bireysel vicdana verdiği önemin farklı kurumsal temeller yarattığını öne sürmüştür.
Ancak bu açıklama birkaç sorunla karşı karşıyadır. Bavyera, kuzey İtalya ve Fransa'nın bazı bölgeleri gibi Katolik bölgeler güçlü ekonomiler ve kurumlar geliştirmiştir. Öte yandan, bazı Protestan bölgeler yoksul kalmıştır. Latin Amerika da belirli dönemlerde önemli ekonomik başarılar elde etmiştir. Arjantin, 20. yüzyılın başlarında kişi başına gelirde ABD ile rekabet etmiş, Brezilya ise bir sanayi gücü haline gelmiştir.
Daha Önemli Faktörler
Araştırmalar, daha ikna edici birkaç açıklamaya işaret etmektedir:
Sömürgeci sömürü modelleri: İspanya ve Portekiz, zorla çalıştırılan yerli ve köle işgücünü kullanarak değerli metallerin madenciliği ve plantasyon tarımına odaklanan sömürücü kurumlar kurmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda III. Selim döneminden itibaren, hatta tarihçi Erhan Afyoncu'nun da belirttiği gibi daha öncesinden itibaren başlatılan reform hareketleri, baskıcılıktan ziyade ilgisizlikten, yani halkın cehaletinden, bu konuyla ilgilenmemesinden ve dini sınıfın, halkı cahil bırakarak hegemonyasını sürdürmek için reformlara karşı çıkmasından dolayı matbaanın kapatılmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda birçok yazar ve kitabı yasak veya sakıncalı ilan ederek okunmalarını veya en azından yüksek standartlarda okunmalarını engelleyen din adamlarının, Türkiye'nin bugünkü geri kalmışlığına katkıda bulunduklarına inanıyorum. Haklı mıyım?
Gerçek tarihsel faktörleri tespit ediyorsunuz, ancak durum, geri kalmışlığa yol açan basit bir dini engelleme hikayesinden daha karmaşıktır.
Haklı olduğunuz noktalar:
Ulema (dini bilginler sınıfı) gerçekten de bazı reform ve yeniliklere direndi, özellikle de bunlar kurumsal otoritelerini ve gelir kaynaklarını (dini vakıflar, eğitim tekeli, yasal yargı yetkisi) tehdit ettiğinde. Matbaa örneği bunu açıkça gösteriyor: Matbaanın sınırlı benimsenmesinin ana nedeni dini yasaklar olmasa da, ulemanın eğitim ve metin üretimi üzerindeki kontrolü, teknolojik ve entelektüel yayılmayı kesinlikle yavaşlattı.
Kitap sansürü ve bazı eserlerin sapkın ilan edilmesi, 18. ve 19. yüzyıllarda giderek daha açık hale gelen Avrupa tartışmalarına kıyasla entelektüel dolaşımı sınırladı.
Dini eğitim sistemi (medrese) özellikle bilimsel ve teknik bilgi açısından Avrupa kurumlarının gerisinde kaldıkça giderek daha katı ve muhafazakar hale geldi.
Daha karmaşık olan nokta:
Osmanlı'nın çöküşünün birbiriyle bağlantılı birçok nedeni vardı: teknolojik açıkları ortaya çıkaran askeri yenilgiler, Avrupa'nın denizcilik alanındaki genişlemesi
FAKAT NE YAZIK Kİ, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan -[doğru yolu izledikleri için] kendilerini küçük toplulukların dışında- akıl/iz'an ve erdem sahibi kişiler çıkmadı. Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini Yozlaştıran hazlarin peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.
Hud Suresi 116
Yoksa, senin Rabbin, halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu [sırf] [çarpık inançları] yüzünden asla helak etmez.
Hud Suresi 117
Onun tarzını okumayı, dinlemeyi severim. Roman da okurum tarih de felsefe de siyaset de din de bilim de zaten hepsi biribiyle bağlantılı bence felsefenin gelişmediği yerde bilim olmaz tarihini iyi bilmeyen toplumlar sömürülmeye ve geri kalmaya mahkum olur dini iyi bilmeyen toplumlar kendilerini dini anlatarak Kandıranlara yem olurlar bilim ilkelse hem sanayi hem altyapı hem ulaşım olarak geride kalır bu da sizin hem tarih hem felsefe, din, eğitim öğrenme isteğinize ket vurabilir sosyolojiyle ilgiliyim psikolojiye de merakım var ama onunla ilgili çok kitap okumadım sosyolojiye hakim olduğunuz takdirde hem yasadiginiz toplumda hangi insanların neye inandığını neler üzerinden dostluk, düşmanlık geliştirip nelere değer verdiğini anlarsınız ona göre bir yol haritası çıkarırsınız dünya tarihini bilmeyenler insanlıkta hangi liderler neleri doğru neleri yanlış yaptı hangi nedenle hangi medeniyetler ilerledi ya da geriledi bilemezler bu da bugünü mantıklı değerlendirmelerine engel olur bence bilmem söylediklerime katılır mısın?
Söylediklerinizin çoğuna katılıyorum, özellikle de birbirine bağlılık konusundaki temel görüşünüze. Holistik bir entelektüel çerçeve gibi bir şeyi tanımlıyorsunuz — bu alanların birbirinden izole olarak var olmak yerine birbirini aydınlattığı fikrini. Felsefeyi görmezden gelen bir tarihçi, insanların belirli eylemlerin neden mantıklı olduğunu düşündüklerini kaçırır. Tarihi bilmeyen bir bilim insanı, sosyal bağlamın hangi soruların sorulacağını ve finanse edileceğini nasıl şekillendirdiğini fark edemeyebilir. Sosyolojiyi göz ardı ederek dini sadece doktrin olarak inceleyen biri, inançların topluluklarda gerçekte nasıl işlediğini kaçırır.
Tarihin sömürüye karşı koruma sağladığına dair görüşünüz özellikle zekice. Kendi geçmişini anlamayan, ya da daha
Ailelerinin mali durumlarını, eğitim seviyelerini ve büyüdükleri ortamları karşılaştırdığımızda, Alexander, Hannibal, Sezar, Cengiz Han, Tamerlane, Napolyon veya Atatürk'ten hangisinin daha başarılı olduğunu ve daha zorlu bir başarıya imza attığını söyleyebiliriz?
Bu rakamları başlangıç konumları açısından incelediğimizde, Cengiz Han ve Tamerlane'in en dikkat çekici yükselişleri gerçekleştirdiğini söyleyebilirim, ancak Cengiz Han'ın bir adım önde olduğunu düşünüyorum.
Cengiz Han (Temüjin) en alt tabakadan başladı:
- Babası zehirlendiğinde her şeyini kaybeden küçük bir kabileye doğdu
- Ailesi kabilesi tarafından terk edildi ve açlıktan ölmeye terk edildi
- Hayatta kalmak için yıllarca aşırı yoksulluk içinde, fare ve balık avlayarak geçindi
- Genç bir adam olarak köleleştirildi ve hapsedildi
- Neredeyse hiç resmi eğitim almadı
- Mevcut altyapısı olmayan zorlu Moğol bozkırlarında faaliyet gösterdi
Bu çaresiz durumdan, parçalanmış Moğol kabilelerini birleştirdi ve tarihteki en büyük bitişik kara imparatorluğunu kurdu. Başlangıç noktası ile başarısı arasındaki fark şaşırtıcıdır.
Tamerlane de benzer şekilde, parçalanmış bir bölgede mütevazı bir Türk-Moğol soylusu olarak (gerçek kraliyet statüsünün çok altında) büyüdü, ok yaraları nedeniyle fiziksel olarak engelliydi ve sırf iradesiyle devasa bir imparatorluk kurdu. Nispeten mütevazı kökenlerinden elde ettiği başarıları olağanüstü.
Buna karşılık:
- İskender, kelimenin tam anlamıyla bir prens olarak doğdu, genişleyen bir krallığın varisiydi, Aristoteles'ten ders aldı ve babasının reformdan geçiren ordusunu miras aldı.
- Sezar, Roma'da yerleşik siyasi bağlantıları olan (ancak düşüşte olan) bir patrisyen aileden geliyordu.
- Hannibal, Kartaca'nın önde gelen generalinin oğluydu ve