Mutluluk, aşk, ün, popülerlik,başarı... Bunlar bir insanın hayatının çok güzel ve sorunsuz olabileceğinin bir işareti midir? Ya da varlıklarının sonsuza kadar sizinle kalacağının garantisi var mıdır?
Yaşamak için inanmamız şart. Birlikte olduğunuz kişinin size gerçek aşkı yaşattığına, aranızdaki o büyülü şeyin hiç bir zaman bitmeyeceğine, onunla yaşlanacağınıza inanmak ve güvenmek zorundasınız. Peki ya o müthiş güven bir gün apansız elinizden alınırsa... Cevabı basit : Hayatınız anlamını yititir, tepetaklak olur, bir uzay boşluğu içinde tutunacak hiçbir şey bulamadan yapayalnız kalırsınız.
Peki ya kadınların her türlü zorlu olay karşısında güçlü oldukları inancı... Bir şehir efsanesi midir, bir maske mi, gurur mu ya da sadece gerçek midir? Tam da bu noktada Paul Auster'in bir sözü aklıma geliyor:
"Kadın doğası gereği zayıftır, ama acılara en çok o dayanır. Kadının direncini kıran tek şey hayal ettiği erkeğin boş çıkmasıdır."
İşte Emily'nin de direncini kıran bu olay karşısında (kocasının onu başka bir kadın için terk etme isteğini dile getirmesi) gösterdiği güçlü tavır bu sebeplerden hangisiydi bilemiyorum.
Kendine yeni bir hayat kurmanın zorunluluğunun farkında olan iyi bir yazar Emily. Ancak bir türlü kendisini kelimelerin arasında kaybedemiyor. Sanki kocasının gidişiyle onun ilham kaynağı, yaratıcılık yeteneği de yok olmuş gibi...
Bir süre yaşadığı şehirden ve tüm sorumluluklarından uzaklaşmak ona mantıklı bir hareket gibi geliyor. Halbuki en yakın arkadaşı Annabelle onu rahatlatacak tek şeyin Joel hakkında bir kitap yazması olacağını söyleyip duruyor. Bu alınabilecek en güzel intikam Annabelle'e göre. Ama Emily'nin tek arzusu uzaklaşmak. Çünkü annesi de dahil olmak üzere kimse ile bu boşanmanın sebepleri ve sonuçları hakkında konuşmak istemiyor.
Emily, Bee