Kitap kolay okunuyor. Zaten ince 117 sayfalık bir roman. Akıcı bir dili var fakat adını koyamadığım eksik bir şey söz konusu.
Aslında Romanın kurgusunu sevdim. Birbiri ile ilgisi olmayan insanların bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dahil oluşları, yaşam yolculuğu esnasında az ya da çok iletişim kurduğumuz her insanın hayatımıza büyük ya da küçük etkilerinin olduğu anafikri üzerine kurulmuş.
Saadet, Nilay, Hikmet, Füsun, Ömer, Cem, Didem, Selin ve Bora…
Bu dokuz kişinin kendi hayatlarındaki travmalar ve bir şekilde birbirlerinin hayatlarına olan etkisini okuyoruz.
Bence hikayeler daha derin anlatılabilirdi. Pat diye bitiveriyor. Okurken birtakım beklentiler kuruyorsunuz kafanızda ama o noktaya ulaşamadan bitiriyor öyküyü yazar. Bu dokuz kişinin kitabın sonunda hepsinin bir şekilde bir araya gelmesini bekliyorsunuz o da olmuyor. Hal böyle olunca e o zaman bazı karakterleri neden yazmış ki… diye düşündüm ben.
Kitapta en çok iç sesin araftaki konuşmasına, ego ile ilgili tespitlerine bayıldım. Bence çok başarılı bir monologdu.
Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
Ahmet Hamdi Tanpınar kalemini ilk tecrübe edişim bu eseriyle oldu. Korktuğum gibi gitmedi bu macera, su gibi aktı. Eski türkçe kelimelerin beni yoracağını ve olay örgüsünden kopartacağını düşünüyordum ancak sadece merak duymamı ve araştırmamı sağladılar. Bir sürü yeni kelime kattım lugatıma.
Romanın 1900 lerin ortalarında yazılmış olmasına rağmen halen günümüzde de örneklerini gördüğümüz karakterler içermesi en hayran olduğum şey oldu.
Hayri İrdal, Halit Ayarcı, kefen delen hala, Pakize, Zehra, Ahmet ve daha niceleri. Karakter bakımından yoğun bir roman ama hepsine bir şekilde dokunulduğu için akılda kalıyor. Ben en çok halayı sevdim :))) çok acayip çok değişik bir kadın:)
Küçük yaşlarda babasının hediyesi olan saat ile saatlere olan ilgisi başlayan Hayri İrdal, birtakım olay ve manipülasyonlar neticesinde saatleri ayarlamak için bir enstitünün gerekliliğine inanıyor bu yolda canla başla çalışıyorlar. Enstitüyü açmak için geçtikleri bürokratik engeller de çok tanıdık geldi mesela bana.
Ekstra bir parantez açmak isterim. Bir türk filminde geçen bir sahne var. Çocuk dayısına sorar:
dayı sen ne iş yapıyorsun?
Dayı (Tarık Akan) cevap verir: müdürüm.
Ne müdürü? Diye sorar çocuk. O sırada çuvalları tartmakta olan dayı cevap verir: Çuval tartma müdürü.
Aslında vasıfsız bir işçi olan dayının kendine yeğeni karşısında bir etiket bulma çabasından öte bir şey değildir bu. Halbuki bir insanın değeri bunlarla ölçülmez ki…
Nedense, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ismini okuduğumda ilk buna benzer bir vibe verdi (yeni neslin tabiriyle) bana.
Bir hobiyi seviyor olmamız onu illaki iş fikri haline dönüştürme gereği duymamızı sağlıyor herhalde :)) üzerinde bir aklı selim düşünmeden…
Halit Ayarcı’nın manipülatif kişiliği Hayri İrdal’ın kendine güvensiz kişiliği ile birleşince ortaya