Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabı Masumiyet Müzesi oldu. Doğru bir başlangıç mı bilmiyorum ama kalemi bana göre pek değil bence. Kendimi bugüne kadar hiçbir zaman Orhan Pamuk okuyacak kadar entellektüel hissetmedim ve sanırım hissedemeyeceğim.
“Peki neden şimdi?” Dediğinizi duyar gibiyim. Netflix’de diziyi izlemeden evvel okuyayım da, bir ön bilgim ve fikrim olsun istedim.
Öncelikle çok beğendiğim şeyleri söylemek isterim. Müze fikrinin kitapla aynı anda ortaya çıkışı, yazarın kitabı topladığı eşyalara göre şekillendirmesi, tüm kitabın yazımı boyunca topladıklarını saklaması sonradan bir ev satın alıp burayı müzeye çevirmesi çok orjinal bir fikir, hayranlık duydum.
Böylelikle kurgu bir dünya ile gerçeği iç içe sokmayı, okuyucunun aklına “Kemal Basmacı gerçkten yaşamış mı acaba?” düşüncesini getirmeyi başarıyor. Müzeyi henüz ziyaret etmedim ilk fırsatta edeceğim çünkü okuduklarımı gözümde canlandırdıktan sonra gerçekten görmek güzel bir his yaratacaktır. Sanki kitabın içine ışınlanmak gibi çok acayip bir duygu.
Kitabın sonunda kendisini romanın bir karakteri olarak dahil etmesi… Bu da çok değişik geldi. Sevdim mi yoksa megalomanca mı buldum emin olamıyorum. Ama okurken beni tebessüm ettirdiği için galiba sevdim.
Beni şaşırtan ve etkileyen bu iki şeye dayanarak söyleyebilirim ki, Orhan Pamuk sadece kurgu bir dünya, kurgu karakterler ve hikaye yaratmak değil daha samimi ve gerçek bir şeyler ortaya koymak istemiş bence.
Kitabın konusu ve Kemal Basmacı kitabın pek çok yerinde sabrımın sınırlarını zorladı.
Bu bir aşk romanı mı? Yoksa saplantılı bir adamın duygularını anlatan bir roman mı?
Bana göre bu bir aşk romanı değil. Kemal Basmacı da haline üzüntü duyabileceğim mağdur bir adam değil. Tam tersi pek çok fikri ve davranışını eleştirdiğim bir adam kendisi.