Genellikle, her kitaba başlarken merakıma yenik düşer, yaramazlık yaparım. Kitapların son sayfasından, en son paragrafından birkaç cümle okurum. Sonra da kitabı okumaya başlarım. Bu kitaba başlarken öyle olmadı, sonunu okumaya korktum ki, kitap uzun süre rafta bekledi, bakışıp durdum onunla. Sonra bir cesaret okudum. Beni sarstı ve inanılmaz ürküttü.
Beni en çok şaşırtan iki kişi oldu, Winston o kişileri öyle tasvir ediyordu ki ben kitabın sonuna doğru kabullenemeyişin içindeydim.
O'Brien ve Bay Charrington.
Aslında Bay Charrington üzerinden içimde temkinli bir şüphe vardı, yine de Partiye bağlı, Partiye çalışan, kıyafet değiştirip bambaşka kişiliğe bürünen biri olduğu hiç aklıma gelmemişti.
O'Brien'i Goldstein olabileceğini bile düşündüm. Kitapta kardeşliğin varlığına, (Belki de vardı, Winston bunu öğrenemeyecek kadar güçsüzdü, o öğrenemediği için biz asla bilemeyeceğiz.) Winston gibi büyük saflıkla inandım. Çünkü Winston güçsüz, çelimsiz haline rağmen her şeyin en ince ayrıntısına kadar farkındaydı ve bilgiliydi. Yinede çektiği işkencelerde bile O'Brien'e karşı değişik bir duygu ve hislerle bağlıydı. Onu, hala, kafasında, farklı bir dünyada sığınabileceği sıradan, fakat kendine öz, güvenilir bir insan olarak tahayyül ediyordu. Tabi ona "yalan" olan gerçekleri fiziksel ve psikolojik acıyla öğretmeye ve aşılamaya çalışırlarken aslında Winston "gerçek" olan gerçeklerle daha da yakından yüzyüze geldi. Winston gerçekten savaştı. Ve sanırım, en çok kendi benliğiyle savaştı.
Bunun dışında, körü körüne, bağnazca bir varlığa bağlanmak, asla sorgulamamak, asla düşünmemek, asla asla asla... Böyle uzayıp gidiyor... Ne tuhaf. İşin en ilginç yanı, gerçekten bunlar oluyor. Bir insanın bir insana, fikre, inanca, düşe, gerçekte bu şekilde, sorgulamadan, düşünmeden, kafasında yer