Zola'nın bir dönem yaşadığı Aix-en-Provence kentinden aldığı ilhamla yarattığı hayali bir taşra kenti olan Plassans'ta geçen bu roman zaman zaman akıcılığını kaybetse de, çoğu bölümünü sürükleyici buldum.
Romanda açgözlülükleri, işi ellerine kan bulaştırmaktan çekinmeyecek kadar ileri götürebilecek derecede hırsları ile meşhur olan Rougon-Macquart ailesi, aslında bu özellikleri ile o dönemin burjuva sınıfının tüm özelliklerini içinde barındırıyor. Zaten Zola'nın da esas resmetmek istediği bu sınıf.
Plassans şehrinin planı o dönemim Fransa'sındaki toplumsal sınıfların keskin ayrımını mükemmel derecede yansıtacak şekilde şekillenmiş. İşçi, burjuva ve aristokrat sınıflar kendi mahallelerinde oturuyor, nadiren birbirleriyle ilişki içine giriyor, karşılaşmaları ancak mahallelerini ayıran sınır caddelerin kaldırımlarında gerçekleşiyor.
Zola'nın hem işçi hem de aristokrat sınıflara bakışının burjuvaya oranla çok daha yumuşak olduğunu görüyoruz. Bu iki sınıfın da duruşlarında belli bir standardın olduğunu düşünüyor. Burjuva ise bu sınıflardan farklı olarak korkaklıkla hemen her zaman rüzgara göre yelken açan, hangi tarafta yer alması gerektiğini asla tam olarak bilemediğinden sürekli bir endişe içinde, tetikte yaşamaya mahkum olan bir sınıf olarak resmedilmiş. Zola'ya göre sürekli olarak siyasetin nasıl şekilleneceğini, o an tarihin doğru tarafının neresi olduğunu en çok düşünen taraf işte bu sınıftır. Bu yüzden bu sınıf en dinamik, çıkarları için en atılgan ve gözü kara sınıftır da.
Rougon'lar ile simgelenen burjuvayı her halleriyle ama özellikle doymak bilmez hırsları ile, para ve makam için ellerini hiç düşünmeden kana bulayacak kadar ahlaksız oluşlarıyla, inanılmaz korkaklıkları ve bencillikleriyle göz önüne serer. Hatta korkaklık tasvirini zaman zaman karikatür