Çünkü duyularımıza her zaman güvenemeyiz. Görme yetisi insandan insana farklıdır. Buna karşılık aklın bize bildirdiklarine güvenebiliriz, çünkü akıl her insanda aynıdır.
Kabaca söylersek, Sofistlere göre hak ve haksızlığın ne olduğu kentten kente ve kuşaktan kuşağa değişiyordu. Yani hak ve haksızlık meselesi "akıcı" bir şeydi. Sokrates bunu kabul edemiyor, insan eylemlerinin kalıcı kuralları ve normları olduğuna inanıyordu. Sırf aklımızı kullanarak bu değişmez normları bilebilirdik Sokrates'e göre,
çünkü zaten insan aklı da ebedi ve değişmez bir şeydi.
Yani bir filozof anlamadığı pek çok şey olduğunu bilmektedir. Ve bundan dolayı acı çeker. Ama böyle olduğu için de, sözde bilgileriyle gösteriş yapanlardan çok daha akıllıdır. "En akıllı kişi neyi bilmediğini bilendir." demiştim. Sokrates de "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir." diyordu. Bu iki cümleye dikkat et! Çünkü filozoflar arasında bile böyle bir şeyi itiraf etmek pek az görülen bir durumdur. Üstelik bunu öyle uluorta söylemek insanların hayatına malolabilecek kadar tehlikelidir.
Sokrates bir şey bilmiyormuş gibi yapmakla insanları akıl-
larını kullanmaya zorluyordu. Cahil rolü oynayabiliyordu Sokrates -ya da aptal gibi görünebiliyordu. Buna sokratik ironi diyoruz. Böylece Atinalıların düşünüşündeki zayıflıkları açığa çıkarabiliyordu hep. Bu, örneğin pazar yerinde, herkesin ortasında olabilirdi. Sokrates'le karşılaşmak pahalıya patlayabilir, insan koca bir kalabalığın önünde küçük düşebilirdi. Bu yüzden Sokrates'in sonunda -özellikle iktidar sahibi olanlar açısından- rahatsız edici ve sinir bozucu bulunması çok şaşırtıcı sayılmaz. Atina'yı tembel bir kısrağa benzetmişti Sokrates; kendini de atın bilincini uyanık tutabilmek için onu böğründen sokan bir at sineği sayıyordu. (At sineklerine ne yapılır Sofie, söyler misin bana?)