"Ve insan ruhunun en büyük yasalarından birini belli belirsiz fark etti:
Duygusal ruh, bedeni öldürmeyen yaralayıcı bir şok yaşadığında, ruh beden iyileştikçe iyileşiyormuş gibi görünür.
Ama bu sadece bir görünüştür. Aslında bu, yeniden kazanılan alışkanlığın mekanizmasıdır.
Yavaş yavaş, ruhtaki yara, korkunç acısını yavaş yavaş derinleştiren ve tüm ruhu dolduran bir çürük gibi kendini hissettirmeye başlar.
Ve iyileştiğimizi ve unuttuğumuzu düşündüğümüzde, işte o zaman korkunç artçı etkilerle en kötü şekilde karşılaşmak zorunda kalırız."
Hanya Yanagihara’nın “A Little Life”adlı romanı, dört arkadaşın yaşamına odaklanıyor gibi başlasa da, zamanla merkez karakter Jude’un travmalarla örülü yaşamı romanın kalbinde yer alıyor . Çocuklukta maruz kaldığı fiziksel, cinsel ve duygusal istismarın gölgesinde büyüyen Jude’un yaşadığı içsel kırılmaları aktarıyor yazar Yanagihara.
Jude, yalnızca bir travma taşıyıcısı değil, aynı zamanda sevgiyle sınanan, bağ kurmakta zorlanan, kendini “değersiz” hisseden bir birey olarak anlatılıyor. Karakterlerin birbirlerine olan bağlılığı, sevgiyle onarma çabası etkileyici olsa da kitapta hissedilen “çaresizlik” okuyucuyu zaman zaman duygusal tükenmişliğe sürükleyebiliyor.
Travmayı her ne kadar gerçekçi işlese de bu denli uzun ve çözümsüz aktarılışının bunaltıcı olduğunu söyleyebilirim.
Belki biraz fazla övülmesinden, derinliği benim beklentimi karşılamadı.
"birtakım şeyler kırılır, bazen kırılanlar onarılır,
fakat çoğu durumda fark edersin ki,
kırılan ne olursa olsun
hayat o kaybı telafi etmek için yeniden şekillenir.”