Düşüş romanı, monolog biçiminde kurulmuş, zaman zaman bir vaaz havası taşıyan diliyle dikkat çeker. Anlatı boyunca Clamence konuşur, karşısındaki muhatap susar; okur ise bu sessiz tanığın yerine geçer.
Jean-Baptiste Clamence, Paris’te adalet adamı olarak saygı gören bir avukattır. Ancak Seine kıyısında bir kadının intiharına sessiz kalışı, onun hayatında bir kırılma noktası olur. Başkalarına adalet dağıtırken kendi vicdanı karşısında suskun kalması, tüm erdemli kimliğini sorgulamasına yol açar.
Clamence’in itirafları gerçek bir pişmanlıktan çok bir gösteri niteliği taşır. Kimi yerde kendini savunur, kimi yerde suçunu hafifletmeye çalışır. Aslında bizden “yalnız değilsin, biz de öyleyiz” dememizi bekler. Bu yüzden onun düşüşü, özgürleşmekten çok vicdan azabını taşınır hale getirme çabasıdır.
Düşüş, yalnızca Clamence’in hikâyesi değildir; hepimizin kendi içindeki çelişkilerin, ikiyüzlülüklerin ve küçük tesellilerin hikâyesidir.