Amok, Malezya ve Endonezya gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde görülen, aniden başlayan ve bireyin bilinçsizce şiddete yönelmesine neden olan bir psikolojik çöküş halidir. Amokun pençesine düşen biri ya öldürür ya da öldürülür. Kontrolsüz bir öfke ve kendini kaybetme haliyle karakterize edilen bu durum, bireyin etrafındaki her şeyi unutup tek bir hedefe odaklanmasıyla sonuçlanır.
Stefan Zweig, Amok Koşucusu adlı eserinde, bir kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren ve bu uğurda her türlü fedakarlığı göze alan bir doktorun öyküsünü anlatır. Doğu Hint Adaları’nda doktorluk yapan bir adam, beklenmedik bir şekilde bir İngiliz hanımefendisi tarafından ziyaret edilir. Bu gizemli kadın, doktorun dikkatini çeker; hem otoriter tavırlarıyla onu rahatsız eder hem de güzelliğiyle etkisi altına alır. Kadın, doktordan bir konuda yardım talep eder ancak bu, kolaylıkla gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Kadının kibirli ve buyurgan tavırları doktorda ters bir etki yaratır ve doktor onu geri çevirir. Ancak, kadının gidişiyle birlikte pişmanlık hissetmeye başlar. Bu noktadan sonra doktor için her şey değişir. Kadını bulma ve yardım etme arzusu, onun için artık bir görev değil, saplantıya dönüşmüştür. Tıpkı bir Amok koşucusu gibi, önüne çıkan hiçbir şeyi görmeden tek bir hedefe doğru koşmaya başlar. Giderek artan bu takıntı, onu trajik bir sona sürükleyecektir.
Zweig, bu eserinde insanın kontrolsüz bir tutkuyla kendini nasıl felakete sürüklediğini ele alır. Amok Koşucusu, insan psikolojisinin uç noktalarını ve bir anlık kararın geri dönüşü olmayan sonuçlarını ustalıkla anlatan bir eserdir.