Cemal Zorlu

Cemal Zorlu
@CmlZrl07
Hemşire
BEÜ / HEMŞİRELİK
İstanbul
304 okur puanı
Mart 2021 tarihinde katıldı
8/10
·60 syf.··
Beğendi
·
2024 9. kitabı
Amok, Malezya ve Endonezya gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde görülen, aniden başlayan ve bireyin bilinçsizce şiddete yönelmesine neden olan bir psikolojik çöküş halidir. Amokun pençesine düşen biri ya öldürür ya da öldürülür. Kontrolsüz bir öfke ve kendini kaybetme haliyle karakterize edilen bu durum, bireyin etrafındaki her şeyi unutup tek bir hedefe odaklanmasıyla sonuçlanır. Stefan Zweig, Amok Koşucusu adlı eserinde, bir kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren ve bu uğurda her türlü fedakarlığı göze alan bir doktorun öyküsünü anlatır. Doğu Hint Adaları’nda doktorluk yapan bir adam, beklenmedik bir şekilde bir İngiliz hanımefendisi tarafından ziyaret edilir. Bu gizemli kadın, doktorun dikkatini çeker; hem otoriter tavırlarıyla onu rahatsız eder hem de güzelliğiyle etkisi altına alır. Kadın, doktordan bir konuda yardım talep eder ancak bu, kolaylıkla gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Kadının kibirli ve buyurgan tavırları doktorda ters bir etki yaratır ve doktor onu geri çevirir. Ancak, kadının gidişiyle birlikte pişmanlık hissetmeye başlar. Bu noktadan sonra doktor için her şey değişir. Kadını bulma ve yardım etme arzusu, onun için artık bir görev değil, saplantıya dönüşmüştür. Tıpkı bir Amok koşucusu gibi, önüne çıkan hiçbir şeyi görmeden tek bir hedefe doğru koşmaya başlar. Giderek artan bu takıntı, onu trajik bir sona sürükleyecektir. Zweig, bu eserinde insanın kontrolsüz bir tutkuyla kendini nasıl felakete sürüklediğini ele alır. Amok Koşucusu, insan psikolojisinin uç noktalarını ve bir anlık kararın geri dönüşü olmayan sonuçlarını ustalıkla anlatan bir eserdir. Amok KoşucusuAmok Koşucusu Stefan ZweigStefan Zweig
Psikoloji
Amok KoşucusuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2021134,5bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
7/10
·218 syf.··
Beğendi
·
2024 8. kitabı
Kitap beş tane hikayeden meydana geliyor: Beyaz Geceler, Başkasının Karısı, Noel Ağacı ve Nikah, Haysiyetli Hırsız ve Yufka Yürekli. Bu beş hikayede de aşk, arkadaşlık, yalnızlık gibi konuları işlemiş Dostoyevski. Beyaz Geceler Bu hikayeyi eski sahibinden ayrı düşmüş sonrasında yeni sahibiyle mutlu mesut yaşarken eski sahibini görür görmez kuyruğunu sallayarak eski sahibine dönen bir köpeğin hikayesine benzetiyorum. Çünkü hikayedeki Nastyenka isimli kadının yaptığı tam olarak bu… Hikayemizin kahramanları hayalperest, yalnız ve kadınlardan yana yüzü gülmeyen genç bir erkek ve Nastyenka isminde bir kadın. Hayalperest gencimiz bir gece Petersburg sokaklarında bir kadını taciz edilmekten kurtarır ve ondan sonra bu kadına aşık olur. Kadınla birlikte dört güzel gün geçirirler ancak sonra kadına hiç değer vermeyen ve kadını umursamayan eskiden aşık olduğu bir adam ortaya çıkar. Kadın ilk başlarda eskiden sevmiş olduğu bu adamı reddetse de sonradan onun tek bir hareketi ile yine ona geri döner. Bizim hayalperestimiz yine yalnız kalır. Kadının yaşadığı duygu aşktan çok köpekliğe benziyor gel derse gelir git derse gider. Nastyenkalar kapatılsın… Başkasının Karısı Bu gerçekten çok ilginç bir hikayeydi. İlişkilerdeki güven duygusunun ne kadar mühim olduğunu vurgulanıyordu. Hikayede insan doğasının zaafları ve aldatılma korkusu işleniyor. Bir adamın karısının sadakatsiz olduğuna dair şüpheleri ve bu şüphelerin getirdiği trajikomik olaylar anlatılır. Hikâyede bir koca, karısının kendisini aldattığından şüphelenir ve delil arayışına girer. Ancak bu durum, kocanın kendi kuruntuları ve toplumda başkalarının söylediklerine olan aşırı hassasiyetiyle daha da karmaşık hale gelir. Dostoyevski, bu öyküde insanın güvensizlikle nasıl kendi kendini yıprattığını ve ilişkilerin yanlış
Rus Edebiyatı
Beyaz GecelerFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024102bin okunma
8/10
·114 syf.··
Beğendi
·
2024 7. kitabı
Yusuf Akçura, Türkçülük akımının en önemli temsilcilerinden biridir. Türk milletinin varlığını ve birliğini koruma çabası, eserlerinde ve siyasal faaliyetlerinde açık bir şekilde görülmektedir. Akçura, Türkçülük fikrini modern bir millet inşa etme çabalarının merkezine koyar. Türkçülük, onun düşünce dünyasında yalnızca bir kimlik sorunu değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir kurtuluş yolu olarak önem taşır. Akçura’nın kaleme aldığı Üç Tarzı Siyaset eseri, Osmanlı'nın çöküş döneminde çıkış yolları arayan aydınların ve padişahların uygulamaya çalıştıkları Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinin uygulanabilirliğini, avantajlarını ve dezavantajlarını eleştirir. Çokuluslu bir imparatorluğun geleceğine dair öne sürdüğü bu üç temel siyaset tarzı, Tanzimat'tan itibaren Osmanlı elitlerinin çelişkilerini özetleyen bir tartışma zemini yaratmıştır. Eser, imparatorluğun son yıllarında yaşanan fikir ayrışmasını anlamak için hem teorik hem de tarihsel açıdan önemli bir yere sahiptir. Akçura, Osmanlıcılık fikrini eleştirirken, imparatorluğun çok uluslu yapısı nedeniyle bu siyasetin uygulanabilir olmadığını savunur. Osmanlı milleti yaratma çabasını, Amerikan milletinin yapay bir şekilde inşa edilmesine benzetir. Ayrıca Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik akımı, Osmanlı'daki farklı milletlerin bir arada tutulmasını neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Bu bağlamda Akçura, Osmanlıcılık fikrine dair şu önemli eleştiriyi yapar: “Farklı milletleri bir arada tutma çabaları, kaçınılmaz olarak zayıf bir birlik yaratır.” İslamcılık düşüncesine yönelik eleştirilerinde Akçura, modern dünya düzeninde din temelli bir siyasetin uluslararası alanda etkisiz kalacağını belirtir. İslamcılık fikrinin Osmanlı tebaasını Müslümanlar ve gayrimüslimler olarak ikiye ayıracağını ve
Siyaset & Politika
Üç Tarz-ı SiyasetYusuf Akçura · Kapra Yayıncılık · 20212,905 okunma
10/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2024 6. kitabı
Tek kelimeyle muhteşem bir politik şaheser. Orwell'in "Hayvan Çiftliği"ne nazaran çok daha kapsamlı ve eleştirel bir kitap olan 1984, baskıcı yönetimlerin en uç noktasını gözler önüne seriyor. Orwell, bu eserinde Nazi Almanyası ya da Stalin’in SSCB’sini aşan bir distopya yaratıyor: Okyanusya. Tam otoriter bir yönetimin hâkim olduğu bu uçsuz bucaksız distopyada, birey sadece beden olarak değil, düşünce olarak da zincirlere vurulmuştur. Orwell, 1984’te sadece totaliter bir rejimin değil, aynı zamanda bireyin, toplumsal ilişkilerin ve gerçekliğin tamamen dönüştürüldüğü bir sistemi anlatıyor. Okyanusya’da toplumsal yaşam yok edilmiş, insanlar yalnızlaştırılmış, duygular manipüle edilmiş ve gerçekler sürekli olarak yeniden yazılmıştır. Sevgi Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı gibi kavramlar Orwell'in distopyasında, otoritenin birey üzerindeki tam kontrolünü sembolize ediyor. Bu sistemde insanlar, bilinçsiz bir şekilde bile iktidarın istediği gibi düşünmeye ve davranmaya mecbur bırakılmışlardır Okyanusya, halkını her an izleyen, düşüncelerini kontrol altına almaya çalışan bir devlet. Öyle ki düşünmek bile bir suç! "Düşünce Suçu" adı verilen bu suç kavramı, en ufak bir muhalif düşüncenin bile acımasızca cezalandırılmasına yol açıyor. İnsanlar, düşüncelerini değiştirmek için işkencelere maruz kalıyorlar. Bu gözetim sistemi o kadar kapsamlı ki, bireyler tuvaletlerine kadar izleniyor, özel yaşam tamamen yok edilmiş durumda. Ve en korkutucu olanı ise, bireyi ihbar eden çoğu zaman kendi çocuğu oluyor. İktidarın siyasi düşünceleriyle yetiştirilen bu çocuklar, ailelerini bile gözden çıkaracak kadar devletin hizmetine adanmış bireylere dönüşmüşlerdir. Peki, Nazi Almanyası mı daha baskıcıydı, yoksa Stalin'in SSCB'si mi? Durun, size çok daha ileri bir yönetimden bahsedeyim: Okyanusya! Bu
Siyaset
1984George Orwell · Can Yayınları · 2023199,9bin okunma
Kadın düşmanı mı yoksa kadın sarrafı mı?
9/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2024 5. kitabı
Arthur Schopenhauer, kaleme aldığı bu eserinde, kendi felsefi bakışıyla insan ilişkilerine ve aşkın doğasına dair düşüncelerini aktarmıştır. Yazarın kitabında yer verdiği kadınlara dair düşünceleri tartışma konusudur. Ancak bu görüşler, derin bir felsefi anlayışa mı dayanıyor yoksa yalnızca önyargılardan mı ibarettir bu bir kenarda dursun. Schopenhauer’un genel felsefi düşüncesinden bahsetmek istiyorum, ona göre insanları etkileyen iki temel olgu vardır: tasarım ve irade. Tasarım, insanın algıladığı dünya iken, irade (istenç) insanların farkında olmadığı, fakat onlardan sonsuz isteklerde bulunan kör bir güçtür. Bu irade, insanlardan üreme, hayatta kalma ve kendini koruma gibi sonu gelmez isteklerde bulunur ve bir doyumsuzluk yaratır. İnsanlar bu doymak bilmeyen isteklerden dolayı sürekli acı çekerler. İnsanların hayatındaki pek çok olumsuz duygunun kaynağı da bu iradedir. Aşkın kaynağı da Schopenhauer’a göre tam olarak bu güçtür, çünkü aşk dediğimiz şey aslında iradenin bizden istediği üreme dürtüsünün tezahürüdür. Aşk çoğu zaman acı vericidir çünkü amacı insanların mutluluğu değil, insan türünün devamlılığıdır. Günümüzde aşk, genellikle romantik bir duygu olarak yüceltilse de Schopenhauer bu duygunun doğanın biyolojik bir oyunu olduğunu savunur. Aşk, bireysel mutluluğa hizmet etmekten ziyade, gelecekteki nesillerin var olmasını sağlamaya yönelik bir doğa yasasıdır. Bu yüzden aşk, çoğu zaman insanlar için mutsuzlukla sonuçlanır. Schopenhauer'un bakış açısına göre insan, bilinçsizce yalnızca genetik kodlarını gelecek nesillere taşımak amacıyla aşık olur. Schopenhauer’un aşka dair bu biyolojik ve evrimsel yaklaşımı, insanın bireysel arzularının doğa karşısında ne kadar önemsiz olduğunu vurgular. Aşk, insanın kendi mutluluğu için değil, sadece insan türünün devamı için
Felsefe
Aşkın MetafiziğiArthur Schopenhauer · Ayrıntı Yayınları · 201816,8bin okunma